Kasım ayında Netflix’e gelen Tick, Tick… Boom!, Andrew Garfield’ın oyunculuğu ve Lin-Manuel Miranda’nın ilk denemesi için hiç de fena olmayan yönetmenlik becerileri sayesinde senenin en beğenilen filmlerinden biri olmayı başardı. Hatta ödül sezonu geldiğinde filmin, özellikle de bu ikilinin birçok dalda adaylığı olacağından eminiz. Filmin benim için en büyük başarısı ise müzikal merakı olmayan insanların da beğenisini toplaması, bu sayede de Jonathan Larson’ın hikâyesinin daha çok insana yayılmasını sağlaması oldu. Filmin kendisini uzun uzun konuştuğumuz ve benim şahsen doyasıya övdüğüm videomuzu aşağıda bulabilirsiniz. Ama ben buraya film hakkında değil, filmin baş kahramanı Jonathan Larson hakkında konuşmaya geldim. 

Gencecik yaşta hayatını kaybeden Larson müzikal dünyası için gerçekten büyük bir öneme sahip. Şu an Lin Manuel-Miranda ve Hamilton müzikali Broadway için ne demekse Jonathan Larson ve Rent de 90’lı yıllarda Broadway için aynı anlamı taşıyordu. Bu filmde onu Broadway müzikali yazma hayalini kovalayan, bencil bir inatçılık ile hayalperestliği birleştiren biri olarak tanıdık. Filmdeki Larson, daha müzikal kariyerine yeni başlamış hatta başlamış bile sayılamayacak kadar yolun başındaydı. Erken yaşta, tam da kariyeri zirveye doğru yola çıkacakken hayatını kaybetmesi sebebiyle bundan çok da uzağa gidemedi. Hâliyle bu kadar kısa ömre bu kadar büyük bir mirası nasıl sığdırması aslında onun nasıl bir müzikal deha olduğunu gösteriyor. Larson’ı abarttığımı düşünebilirsiniz, fakat onun önemini anlamak için biraz da 80’ler ve 90’lar Amerika’sına bakmak gerekir.

O dönemlerde küresel boyutta yaşanan, en büyük salgın hastalıklardan biri olan AIDS sebebiyle,  içinde Freddie Mercury’nin de bulunduğu binlerce insan hayatını kaybediyordu. AIDS ile uzun yıllardır süregelen bu savaş hâlâ bitmiş değil fakat 90’lı yıllarda şimdiye nazaran tıbbın gelişimini düşünürseniz durum, günümüze göre çok daha vahimdi. Ancak hastalık ilk kez homoseksüel erkekler arasında görülmeye başlandığı için gay hastalığı” adı takılmış ve yeterince ciddi bir şekilde bu bulaşıcı hastalıkla mücadele edilmemişti. Daha sonra uyuşturucu bağımlılarının iğne paylaşması ile kandan kana geçerek de çoğaldığı görülmüş, fakat uyuşturucu kullanımıyla bağlantısı keşfedildikten ve hastalık, yoksul mahallelerde görüldüğünden yine ciddiye alınmamıştı. Ne zaman ki HIV virüsü heteroseksüel erkekler ve kadınlarda hatta çocuklarda da görülmeye başlandı o zaman hastalığın yayılmasını önleyici önlemler alınmaya başlandı. 

Cinsel yollardan veya kandan bulaşan bir hastalık olması, aslında doğru tedavi ve korunma yöntemleriyle yaygınlaşmasının önlenebileceğini işaret ediyordu. Her ne kadar anneden çocuğa, ya da erkekten kadına bulaşsa da “gay” veya “yoksul hastalığı”  olarak bilinmesi, hastalığın önlenmesi için yeterli çaba gösterilmemesine sebep oldu. Günümüze yakın tarihlerde yapılan araştırmalar yeterli önlemler alınsaydı raporlanan hastalıkların yaklaşık yarısının önlenebileceğini söylüyor. 

HIV pozitif insanların hor görüldüğü, onları tedavi eden doktorların başka hasta bulamadığı günler 90’ların tamamı hatta 2000’lerin başlarını bile kapsadı. Bu sebeple de HIV pozitif insanlar yıllarca her an öleceklerini bilerek yaşadıkları gibi bir de bu hastalıklarını saklamak zorunda bırakılmış ve toplumdan hor görülmüşlerdi. O dönemden günümüze hâlâ HIV pozitif kişilere karşı duyulan önyargı devam etmekte. HIV pozitif insanların Amerika’ya seyahat edememesi kuralı 2012 yılında kaldırıldı, siz düşünün.

Gelelim Jonathan Larson’a… Çevresindeki birçok insanı aynı hastalıktan kaybetmenin verdiği acı, bu hastalığın önlenebilir olması ve kimsenin bir şey yapmamasının verdiği çaresizliği Tick, Tick… Boom!’da gördük. Larson bildiği en iyi şeyi yapıp bu acısını müzikalinin bir parçası hâline getirmeyi ve Broadway’i değiştirmeyi başardı. Müzikal dünyasına bir rock ekipmanı getirerek Tick, Tick… Boom! ile başarıyı ucundan yakaladı. Fakat Larson’ı efsaneleştiren müzikal Rent oldu. 

Princess Diana’nın HIV pozitif birinin elini sıkmasının dünya gündemini alt üst ettiği günleri düşünün. İşte o dönemde Larson, Rent müzikalinde yoksul bir mahallede yaşayan kuir ve bohem insanların hikâyesini anlatarak Broadway’de devrim yarattı. Angel, Türkçe’ye çevirecek olursak Melek isimli cinsiyeti açıklanmayan ama transeksüel veya değişken cinsiyetli olduğu bilinen bir karakter ile üniversitede profesör olan gay bir erkeğin oluşturduğu HIV pozitif bir çiftin Broadway’in en büyük müzikallerinden birinde yer alması, 90’lı yıllar için büyük olaydı. Yani bu müzikal aynı anda hem tam olarak içinde bulunduğu zamanı anlatacak kadar cesur hem de yirmi, otuz yıl ilerideki yapımların işlediği konuları işleyecek kadar zamanının ötesinde bir yapımdı. Öyle ki 2006 yılında müzikalin ilk kez sahne almasından on yıl sonra sinemaya uyarlandığında hâlâ gay evliliği Amerika’da bazı eyaletler haricinde yasal değildi. 

Broadway dediğimizde genellikle minik topuklarıyla dans eden Chicago kızlarını veya Cats’in kedilerini düşünebilirsiniz, çok da haksız sayılmazsınız. Şöyle bir geriye dönüp baktığımızda Broadway’in çok büyük bir kısmına, buna benzer müzikaller hakimdi. Bunun nedeni de uzun bir süre müzikale giden kitlenin yaşının biraz daha büyük olmasıydı. Rock and Roll Broadway’e biraz yavaş geldi; 50’lerin Rock and Roll’unun, Broadway ile kavuşması 60’lı yılları buldu. Grease ve Hair gibi müzikallerle Broadway’in çehresi değişti. 70’li ve 80’li yıllarda müzikaller daha geniş bir seyirci kitlesine kavuştukça Broadway’in halka yaklaştığı müzikallere, daha çok R&B tarzı hakim oldu. Derken Larson geldi ve bugün “rock müzikali” diye tabir ettiğimiz konsepti adeta Broadway’de yeniden canlandırdı. Broadway’i MTV çağına yaklaştırmayı kendine görev edinen Larson, önce Tick, Tick… Boom’!, daha sonra da Rent ile bunu sağladı. 

Filmde de bunu görüyoruz aslında; müzikalin atölyesinde istediği enstrümanların sıradan bir Broadway atölyesine uygun olmadığı, yapımcının şaşkınlığından belli oluyordu. Filmde kendisini Broadway’in geleceği olarak tanıştırması her ne kadar egoist gelse de günün sonunda bu konuda haksız değildi. Rent müzikali on iki yıl boyunca Broadway’de kalarak devamlı sahne alan en uzun Broadway müzikallerinden biri oldu. 

Bütün bunların ışığında 21. yüzyılın en politik ve en akılda kalıcı şarkılarından oluşan müzikalini yazan Lin Manuel Miranda’nın Jonathan Larson’ın müzikalini sinemaya uyarlaması daha da mantıklı geliyor, öyle değil mi? 

Author

Dizi bağımlısı bir beyaz yakalı. Kedisine çekmiş, en büyük zevki miskin miskin yatmak. Kendisi ve kedisini sosyal medyada bulabilirsiniz. @asliozkeles

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.