Hikayeler, insanoğlu başına gelen ya da tahayyül ettiği olağan ve olağan dışı şeyleri yazıya dökmeye başladığından beri üç kısımlıdırlar. İlk olarak giriş kısmı gelir. Burada hikayenin ana aktörleri belirlenir, kimin elinin kimin cebinde olduğunun resmi çizilir ve ilk adım atılır. Sonra gelen gelişme kısmıdır. Burada olaylar iyice düğümlenir, eller cep değiştirir, karakterlerin gerçek renkleri iyice belli olur ve yüzleşmelere yol hazırlanır. Son gelen ise sonuç kısmıdır. Burada artık her şey tatlıya ya da ekşiye bir şekilde bağlanacaktır.

Bu üç kısımlı kaide, yüz yıllardır değişmedi, bundan sonra da değişmeyecek. Bir hikaye dilerse yediye, dilerse on yediye bölünebilir, iskeleti hep bu üç şekildedir. İyi güzel de, ben bunları size niye anlatıyorum? Çünkü yazısını yazdığım Captain America: The Winter Soldier, Marvel’ın altı sene önce girişti Marvel Cinematic Universe’in tam göbeğinde, en orta yerinde duruyor. Ve inanın bana, yıktığı şeylerle, açtığı sorunlarla, aldığı risklerle o orta yerden muazzam bir heykel gibi yükseliyor.

Captain America The Winter Soldier 4

Captain America 2’ye çok da temiz duygularla gitmedim. İlk film, Marvel’ın kendi eline aldığı sinematik girişimi dahilinde çekilenler arasında açık ara en sevdiğimdi. 40’lar, 50’lerin savaş filmi atmosferini Captain America’ya çok yakıştırmış, Hayley Atwell ve Agent Carter karakterine de gönlümde ayrı bir yer açmıştım. Bunun üzerine bir de gün geçtikçe içimde büyüyen Agents of S.H.I.E.L.D. aşkı da eklenince, Captain America 2’yi daha heyecanla bekleyemem sanıyordum ki Marvel filmin casus temalı olacağını, baş rollerden birini de Robert Redford’ın oynayacağını açıkladı ve benim masumane varsayımım, filme olan beklentimin iki katına çıkmasıyla anında yanlışlandı.

Bu yüzden biraz sevmeyi bekleyerek gittim filme. Dürüst olmak gerekirse bu filmin bazı hatalarını görmemi engelleyemedi, örneğin sonlara doğru biraz yavaşlayan hızı, fazla tahmin edilebilir plot twistleri ve sanki unutulsun diye tasarlanmış bazı yan kötüleri de kaldı filmden sonra aklımda. Ama en nihayetinde, salondan çıktığımda suratımda tatmin olmuş bir gülümseme vardı. Bunun sebebi, belki de Dark Knight’tan sonra en planlanarak yapılmış, en bütünlüklü süper kahraman filmini ve Empire Strikes Back’ten beri yapılmış en iyi “orta” filmi izlemiş olmamdı.

Captain America: The Winter Soldier aynen Empire Strikes Back gibi, başı ve sonu olmayan bir film. Bu yüzden bazılarınızın dengesini bozabilir izlerken. Onun başı First Avenger, sonu da Captain America 3; bu böyle tasarlanmış, böyle planlanmış bir şey. Sadece Captain America üçlemesi için de değil, The Winter Soldier tüm Marvel evreninin de “orta” filmi. Girizgah sırasında kurulmuş kağıttan evlerin bir bölümünü yıkan, ileride atılacak adımların altına taban koyan bir film. Ve bu işin altından öylesine bir başarıyla kalkıyor ki, sadece filmin yönetmenleri Russo biraderlere değil, bu riski alan Marvel Studios’a da hayran kalıyorsunuz.

Captain America The Winter Soldier 1

Spoiler vermeden sadece şunları söylemek mümkün: Captain America: The Winter Soldier bir casus filmi. Temelini de 70’lerin hükümeti yozlaşmaya açık kabul eden eserlerden esinlenerek oluşturmuş. Ve her casus filmi gibi, konusunun aslen ne olduğunu filmin bitişine kırk beş dakika kalana dek açık etmiyor ve her başarılı casus filmi gibi, bu süre zarfında size “ee hadi?” dedirttirmeyecek kadar da merak uyandırıyor, ilgi kamçılıyor. Redford ve Jackson’ın bulundukları her sahneye kattıkları ağırlık sizi huşu içinde bırakırken, Johansson, Mackie ve Evans’a duyduğunuz sempati de filmden kopmamanızı sağlıyor. Bu sayede de film kartlarını yavaş yavaş açma fırsatı kazanıyor. Açtığında ise bir anda kendinizi dumurlardan dumurlara sürüklenirken buluyorsunuz.

Filmin bazı plot twistleri inanılmaz derecede tahmin edilebilir, buna eyvallah, ama ana twisti o derece epik ki, bundan sonra Marvel evreninde hiçbir şeyin aynı olmayacağını sorgulamadan, kabul ederek terk ediyorsunuz salonu. İşleri yolunda giden, para basan bir serinin statükosuyla oynamak her yiğidin harcı değildir. Marvel kendini risk alabilecek denli rahat hissediyor belli ki. Ya da daha muhtemel cevap, Marvel’ı yönetenler arasında film endüstrisinin çoğunun aksine bir aklı başındalık var, formülü değiştirmedikçe, azalarak biteceklerinin farkındalar. Bu uğurda Captain America: Winter Soldier ile ateşe vermişler ortalığı. Ya iyi bir havai fişek gösterisi yaratırız, ya da gideceksek en azından yanmadan gittik demeyiz diye.

Captain America Winter Soldier

Muhteşem bir havai fişek gösterisi çıkmış ortaya. Başlıkta Winter Soldier için Marvel’ın Dark Knight’ı ibaresini boşuna kullanmadım. Film, aynen Dark Knight gibi süper kahraman arke tipini güncele cevap vermek için kullanıyor. Dark Knight, Bush yönetiminin düsturu olan “Olağan üstü dönemlerde olağan üstü önlemler alınmalıdır” mantığını olumlarken, Captain America: The Winter Soldier hiç şüpheye yer bırakmayacak şekilde günümüzün NSA politikalarını, yargısız infazları, suç gerçekleşmeden kesilen cezaları Nazi ideallerinin form değiştirmiş hâli olarak eleştiriyor. Filmi böyle okumanın mümkün olduğu kadar, “Kaptan Amerika bir şeyleri patlatıyor” olarak okumak da mümkün. Film bu yönden de Dark Knight’a benziyor. Ana derdini, parlak patlamalar altında gizleyen bir film.

Tabii Russo biraderler Nolan kadar incelikli değiller bu dertlerini anlatmada, bir iki replikte iyiden iyiye içlerinde tutamıyor resmen suratımıza bağırıyorlar. Ama yine de mesaj tüm filmin merkezinde baki duruyor ve -Marvel evreninin birbirine bağlı yapısı yüzünden- bundan sonraki Marvel işlerinin de temeline oturacak gibi gözüküyor.

Bunun haricinde, filmin muhteşem aksiyon sahnelerine değinmezsek de adil bir eleştiri yapacakmışız gibi hissetmiyoruz. Birincisi: Falcon süper bir karakter, doyamadım, daha fazla istiyorum. Anthony Mackie müthiş oynamış, karakter konsepti harika uyarlanmış ve koreografi cuk oturmuş. İkincisi: Scarlett Johansson iyiden iyiye Black Widow oldu, artık bazı noktalarda rol kesmiyor, direkt olarak Widow olarak cevap veriyor. Üçüncüsü: The Winter Soldier’ın gerçek kimliğini saklamak için verdikleri inanılmaz beyhude çaba bana film boyunca Star Trek Into Darkness’ın Khan, Skyfall’ın Moneypenny, Dark Knight Rises’ın Talia Al Ghul rezaletlerini hatırlattı. Film yapımcılarının bu tip bilgilerin gizli kalabilme potansiyeline dair saçma güvenleri bir yana, Winter Soldier – Captain ilişkisinin tam ayarında bırakıldığı kanaatindeyim. Captain America 3’e uzaması, tek filmde harcanmaması çok yerinde bir karar zira.

Uzun lafın kısası? Captain America: The Winter Soldier muhteşem bir film. Gelmiş geçmiş en iyi süper kahraman filmi payesini Dark Knight’tan alacak denli ustalık işi, incelikli değil. Belki senaryo üzerine son bir kez dokunulsaydı, belki karakterlerin giriş çıkışları biraz daha kontrol altına alınsaydı, azıcık derinleştirilseydi bazı yan karakterler, olabilirdi. Ama en nihayetinde, şu haliyle, gelmiş geçmiş en iyi Marvel filmi. Sadece MCU filmlerinden söz etmiyorum ve evet, benim yıllar yılı favorim ola gelmiş Spider-Man 2’den de iyi olduğu kanaatindeyim. Uzun zaman boyunca ölümüne Spider-Man 2’yi savunmuş biri olduğumu düşünürsek, size bu film gelmiş geçmiş en iyi Marvel filmi diyebiliyorsam, bana inanın ve gidin en kısa zamanda izleyin filmi.

 

Not: Bu filmi de denk geldiği için Türkçe dublajla da izleme fırsatı bulduk. LEGO Movie’de dublajı çok beğenmiştik, ama bu sefer sınıfta kaldı. Cap’in sesi mükemmel, fakat Black Widow ve Maria Hill’in çok daha olgun ve oturaklı sesler çıkartmalarını beklerdik. Özellikle Hill resmen çocuk gibiydi. Genel olarak, bulabiliyorsanız, alt yazılı gidin.

Yazar

Yalnız olduğunu düşünen, ama bunun uzun sürmeyeceğini bilen bir adam. Bir gün Kaliforniya'nın yeşillikleri uğruna Arizona'daki evini terk edip gitti, geri dön çağrılarına da kulak vermiyor.

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.