Ben yıllardır sinema filmlerine ölümsüz eleştirmen Roger Ebert’in sözlerini şiar yapıp yaklaşıyorum. Amerikalı ünlü sinema yazarı Ebert, vakti zamanında eleştirmenliğe olan yaklaşımını şöyle özetlemişti: “Bir arkadaşınıza Hellboy’un iyi olup olmadığını sorarken Mystic River’a kıyasla iyi olup olmadığını kast etmezsiniz. Kast ettiğiniz şey, The Punisher’a kıyasla iyi olup olmadığıdır. Ve benim bu soruya cevabım, 1 ile 4 arasında bir skalada, Superman 4 ise, Hellboy 3 ve Punisher ise 2’lik filmlerdir. Eğer American Beauty 4 yıldız alırsa, United States of Leland da iki yıldız alacaktır.”

Ebert’in bu sözlerini hatırlayın, zira şu cümlemi okuduktan sonra yanlış bir izlenime kapılmanızı istemiyorum. Az önce Doug Liman’ın yönettiği, başrollerinde Tom Cruise ve Emily Blunt’ın oynadığı Edge of Tomorrow’u izledim. Ve ben, filmin kelimenin yukarıdaki anlamıyla mükemmel olduğunu düşünüyorum.

Edge of Tomorrow 1

Edge of Tomorrow sizi derin düşüncelere sevkediyor mu? Hayır. Altında hayat değiştirecek, kişilik sorgulatacak mesajlar var mı? Hayır. Pek çok ölümsüz sanat eseri gibi zamanına ayna tutuyor, zeitgeist’ı yakalıyor mu? Buna da hayır. Edge of Tomorrow, bir şeyi ve sadece bir şeyi yapmak için yola çıkıyor: Sağlam, eğlenceli ve etkileyici bir bilimkurgu/aksiyon filmi olmak. Ve bunu da mükemmel bir şekilde yapıyor.

Filmin konusunu bilmeyenler varsa, kısaca özetleyelim. Senaryosunu Oscar’lı senarist Christopher McQuarrie (The Usual Suspects) ile Fair Game’i de yazan Jez & John-Henry Butterworth biraderlerin kaleme aldığı Edge of Tomorrow, Hiroshi Sakurazaka’nın All You Need is Kill isimi romanından uyarlanmış. Aslen ordu için PR danışmanlığı görevini yürüten William Cage (Tom Cruise), uzaylı işgali yüzünden kurulmuş UDF General’ini kızdırdığı için tutuklanıp, er olarak işgale karşı düzenlenen en büyük askeri operasyonda ilk alana inen askerlerden biri olmaya gönderiliyor. Cage çömez bir asker olarak, sahile indiği ilk anlarda Hakk’ın rahmetine kavuşuyor… Ve sonra neredeyse tam bir gün öncesinde tekrar uyanıyor.

Bill Murray’nin başrolünde oynadığı Groundhog Day filmini anımsayanlarınız vardır. Orada da Murray’nin karakteri anlayamadığı bir sebepten dolayı aynı günü tekrar tekrar yaşıyordu. Edge of Tomorrow da benzer bir mantığı, uzaylılarla olan devasa bir savaş çerçevesine oturtuyor. Cage kısa süre içerisinde ne olup bittiğini anlıyor gözüken bir kişinin daha varlığını öğreniyor. O da eskiden bu yeteneğe sahip olduğu için savaşın ünlü yüzlerinden biri olan Rita Vrataski (Emily Blunt). Vrataski ve Cage, bu garip yeteneği kullanarak, savaşın gidişatını değiştirmeye çalışıyorlar.

Edge of Tomorrow 3

Bu konsept, özünde çok fazla probleme yol açması muhtemel gözüküyor; farkındayım. Fragmanın da aşağı yukarı anlattığı bu kadar olduğundan, ilk gördüğümde orijinalliğinden etkilenmiş olsam da, kafamda bazı sorular yine de dolanmadan duramıyorlardı: Bir kişi, ne kadar zamanı resetliyor olursa olsun, nasıl savaşın seyrini değiştirebilir? Cage o gücü nereden elde etti? Özünde ölümsüz olan bir karakteri umursamamız zor olmayacak mı; film tehlike çıtasını nasıl yükseltecek Cage her öldüğünde başlangıç noktasına geri dönüyorsa?

Belki de Edge of Tomorrow’dan bu denli etkilenmemin sebebi, bu soruların her birine inanılması zor bir asaletle cevap verebiliyor oluşudur. Doug Liman ve ekibi, bir bilimkurgunun yapması gereken şeyi hallederek başlamış yola: Olayın mantık tabanını sağlam kazığa oturtmuşlar. Film Cage’in bu gücünü almasını, gücün sebebini ve neyi değiştirebileceğini çok basit ama aynı zamanda yeterince doyurucu bir şekilde açıklıyor. Bunu da hem açıklama sahneleriyle çok vakit kaybetmeden, hem de kısaca geçerek izleyiciyi aptal yerine koymadan yapmayı başarabiliyor.

Filmlerin en sık düştükleri hatalardan biridir senaryonun hızını ayarlayamamak. Bazen girizgah kısmı çok hızlı geçilir; bazen de senaryo birbirlerine bir şeyler açıklayan insanlar bataklığına saplanıp kalır. Edge of Tomorrow iki günahı da işlemiyor. Üstüne üstlük, artık iyiden iyiye bayma noktasına gelen “süpernatürel bir güce aniden sahip olan insanın, takriben 20 dakika bu güce şaşırması” olayını da hiç hissettirmiyor size. Evet, Cage’in biraz dumur olduğuna ikna oluyorsunuz; yani mesele gözünüze çok normal gelmeden etkileyiciliğini koruyabiliyor. Ama senaryonun ince ayarı sağ olsun, Cage gücü hemen kavrayıp, aksiyona geçtiğinden momentumunuzu da kaybetmiyorsunuz.

Edge of Tomorrow 2

Bu momentum sizi filmin sonuna kadar taşıyor. Cruise ve Blunt’ın karakterleri, her gün tekrar uyanıp, Cage’in askeri ve stratejik eğitimini baştan yaşadıkları için; çok detaylı bir karakter gelişimi görüyoruz karşımızda. Cruise yine her zamanki gibi Cruise gibi oynuyor, ama filmin başındaki “korkak Tom Cruise”‘dan, sonundaki “badass Tom Cruise” durumuna geçişi, yalan olmasın, etkileyici bir seyirlik kazandırıyor filme. O gelişmeyi keyifle izliyorsunuz çünkü senaryo çok başarılı bir şekilde sizin “ezik adamın karizma bir reyize dönüşmesi” sürecini izlemeyi seven kemiklerinizi ısıtıyor.

Bir yandan da Cage’in hafızası her resetin sonunda silinmediği için, Cage-Vrataski ilişkisi çok tatlı bir sürpriz yaşatıyor size. Vrataski her gün ilk defa tanıştığı bir adamla eğitim yapıyor, savaşıyor ama Cage nezdinde anılar hiç silinmediği için, tek taraflı bir samimiyet oluşuyor filmin sonlarına doğru. Liman çok harika kurgu teknikleri kullanarak; bunu da kusursuzca, ama aksiyonu harcamadan kullanmayı başarıyor. Film her reseti akıllıca gösterdiği ve bazılarını da akıllıca göstermediği ya da yerinde bir hızla geçtiği için; Edge of Tomorrow sizi şaşırtma kabiliyetini de asla kaybetmiyor.

Aynen bu şekilde, film mantık kısmını sağlama aldığı için sonlara doğru sizi gerçekten gerecek ve aksiyonun dozunu nezdinizde arttıracak bir moda geçmesi de zor olmuyor. Bu noktada son savaşın Matrix Revolutions’ın defterinden fazlaca yaprak aldığını da söylemek gerek. Filmin ne hızı kesiliyor, ne de sizin etkilenme seviyeniz düşüyor; ama yine de inceden bir Sentinel / Nebuchadnezzar sahnelerinin tadını alıyorsunuz damağınızda.

Edge of Tomorrow 5

Film kapanışında biraz çizgisinden ödün veriyor; dürüst olmak gerekirse yıllarca sizinle kalacak, unutamayacağınız bir finalden söz etmediğimizi rahatlıkla söyleyebilirim. Ama Dexter/Lost vari bir sorun da yok ortada; yani retroaktif olarak tüm filmi kötü görmenize sebep olacak denli başarısız bir kapanış yapmıyor film. En kötü söyleyebileceğimiz şey, filmin geri kalanı kadar etkileyici olmadığı; ama dört kere yeniden yazılan ve bildiğim kadarıyla çekimler başladığı sırada daha hâlâ yazılmamış olan bir final için; yeter de artar bile.

Bilimkurgu filmlerden hoşlanıyorsanız, Edge of Tomorrow’a gitmek isteyeceksiniz, emin olun. Sizi konseptiyle yormadan, kafanızda “e ulan şimdi bu böyleydi niye şöyle oldu?” dedirttirmeden, aksiyondan koparmadan finale kadar taşıyacak bir film zira bu. Hani büyük konuşmak gibi olmasın ama, sene sonunda “En İyi 10” listelerimizde bile olacağını hissediyoruz; o kadar diyelim…

Not: Allah’ını seven Emily Blunt’ın üzerine bir süper kahraman filmi falan atsın. Ben şunca yıllık hayatımda bu kadar aksiyon yıldızlığına yakışan bir aktris daha görmedim. Sonsuz saygı sana Emily abla…

Author

Geekyapar'ın yazı işleri şövalyesi. Uluslararası İlişkiler okudu, okula girmeden önce yaptığı işi yapıyor. Küçükken "Büyüyünce ne olmak istiyorsun?" diyenlere yazar diyordu. Tüm internette bulmak için: @acyberexile.

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.