Birçok alışkanlığımızı, bilinçsiz bir şekilde, farkında olmadan sürdürdüğümüz ve bazen onların ne anlama geldiğini bile düşünmediğimizde hemfikiriz değil mi? Yani, alışkanlığın tanımı bu zaten, bilinçaltında meydana gelen, tekrarlanan davranış rutinleri… Bu yüzden alışkanlıklar hakkında bir dosya konusu yazmam gerektiğinde, en azından bu dosyadaki yazıların, “dizi izleme alışkanlıklarımız” minvalindeki malumun ilamları yerine, farkında olmadan devam ettirdiğimiz ve ne anlama geldiklerini düşünmek için birkaç saniyemizi ayıramadığımız şeylerle ilgili açıklamalar vaat etmesini istedim. Şuradan okuyabileceğiniz birinci yazıda örneğin, kitaplık oluşturma alışkanlığımızın aslında hangi anlamlara geldiği üzerinde durmuştum. Bu ikinci yazıda ise belirli bir düşünme biçimden bahsedeceğim: Geçmişe romantik bakma alışkanlığı.

Fakat önce, “geçmiş” diye ifade ettiğim şeyin ne olduğu konusunda net olmak isterim. Elbette ki geçmiş kelimesi, kişisel olarak “çocukluğumuzu” veya daha genel geçer olarak “eski zamanları” anlatmak için kullanılabilir. Bunların her ikisini de çok büyük travmalar yaşanmadı yahut istisnai durumlar oluşmadıysa romantik bir şekilde hatırlarız. Hatta şurada Aslı’nın bahsettiği nostalji hissi, tam olarak da bunu anlatır ve kalıcıdır. Şimdi bir zaman makinesine atlayıp gitsek işin aslı öyle olmasa bile, çocukluk yıllarımızda çok mutluyuzdur.  Somut gerçeklikte öyle olmasa bile, bugün yeniden uyarlaması çekilen o filmin en eskisi en güzelidir; anneannelerin belirttiği gibi bundan elli yıl önce toplumun bu kadar dert-tasası yoktur veya işte, öyle olmasa bile binlerce yıl önce insanlar, insanca yaşamışlardır. Sonra silah icat olmuş, mertlik de bozulmuştur.

Ben bu yazıda geçmişe romantik bakma alışkanlığı derken, o binlerce yıl önce insanca yaşayan insanlar hakkındaki fikirlerimizi kast edeceğim daha çok. Çünkü farkında olmadan her nostaljiyle karışık geçmiş beyanımızda, bu belirli düşünce biçiminin alışkanlığını sürdürüyoruz.

Nostalji hissi, uzun zamandan beri hayatımızda, evet. Ancak insanlığın geçmişine yönelik tasavvurlarımızdaki nostaljik özlem, o kadar da eski değil. Tam ve keskin bir tarih vermek gerekirse Aydınlanma Çağı’na kadar uzatabiliriz bu süreci. Aydınlanma Çağı, tüm dünyanın seyrini değiştiren bir olay ama biz bu değişimi daha çok bilim, teknoloji ve siyasi, ekonomik sistemler üzerinden izliyoruz. İşin diğer boyutunda ise Aydınlanma bizi, kendisine tepki koyan bir romantizme götürüyor ve onunla birlikte daha temel bir alışkanlık kazanıyoruz.

Tarihteki her olayın birbirini tekerrürden ibaret olduğu konusundaki sözü hepimiz biliyoruz. Bu sözün bariz bir sebebi de her hareketin kendisine karşıt yeni hareketler doğurması. Kilise ve skolastik düşünce dediğimiz, bilim ve inancı bir potada eşitlemeye çalışan baskıcı yüzyıllardan sonra insanlar, tam manasıyla karşıtı bir düşünce benimsemeye başlıyor ve inançla ilgili tüm unsurları bir kenara itip tamamen bilimi, deneyimi; gözlenebilen, ölçülebilen ve sınanabilen unsurları merkeze koyan yeni akımlar oluşturuyorlar.  Bu noktada evrimci yahut gelişmeci bir yaklaşımla insanlığın Orta Çağ’dan iyice silkelendikten ve Sanayi Devrimi gerçekleştikten sonra artık tamamen pozitivist, materyalist bir gelişim göstermesini bekliyorsunuz fakat öyle olmuyor ve çat diye romantizm geliyor. Tarihi açıdan olanaklı değil elbette ama o zamanlar yaşayıp da düşüncenin evrimselliği üzerine kafa yoran bir sosyolog olsaydık, bayağı pat! diye ağzımızın payı verilmiş olurdu. Çünkü insanlar bu sefer de bu kadar rasyonellik baskısından sıkılıyorlar ve insan ruhu, ahlak gibi yüce erdemler, haz ve estetik, varlığın amacı gibi birtakım konulara yöneliyorlar.

Soylu Vahşi’yi ortaya atan Jean Jacques Rousseau

İşte bu yönelişin bir sonucu olarak, teknik gelişmeler ve pek çok coğrafi keşifle birlikte Avrupa’nın aydını, “ilkel geçmiş” diye bir şeyle tanışıyor. Nereden çıkıyor bu ilkel geçmiş? Birkaç yüzyıl önce keşfedilen kıtadaki Amerikan yerlilerinden, Avusturya’da yaşayan kabilelerden, bugünkü üçüncü dünya ülkesi tabiriyle anılabilecek toplumlardan. Mesela Kızılderililer ile tanışan Avrupalı aydın, onların dilinde yalan yahut ikiyüzlülük gibi kelimelerin bile olmadığından dem vuruyor. Avusturya kabileleri mesela, sanayileri ve teknolojileri olmadığı için oldukça barışçıl bir şekilde yaşıyorlar, kaynakları eşit bölüşüyorlar. Afrika’dan hiç bahsetmeyelim şimdi, buradaki insanların arasında ekonomik sınıf farklılığı olmadığı için kavga nedir bilmiyorlar, çatışma filan hak getire; onun yerine aşırı dayanışma içerisindeler, her şeyi birlikte yapıyorlar. Anlayacağınız, geçmiş çağlardaki gibi yaşayan bu toplumların hepsi aşırı ahlaklı, aşırı barışçıl ve aşırı yüce ruhlular.

Peki, bu durumda, belirli bir şekilde düşünmeyi alışkanlık hâline getirmiş olan Avrupalı aydın ne yapıyor? Yani mutlaka bir kültür şoku yaşıyor elbette ama bu şok ile nasıl başa çıkıyor sizce? Hemen söyleyeyim, kendi geçmişine bakıyor. Çünkü şimdi eğri oturup doğru konuşalım, koca kilisenin tiranlığını yıkmış, birçok teknolojik gelişmeye imza atmış ve bilimde büyük başarılara ulaşmış Avrupalı’nın eskiden beri bu kadar faydacı ve bireysel ilkelerle yaşaması imkânsız olmalı. Mutlaka ki eskiden onlar da barışçıldı, dayanışmacıydı, mutluydu. Hatta bir artıları da vardı, onlar soyluydu hâliyle geçmişte de en yüce ahlaklı onlar olmalıydı. Antik Yunan kültürünü ve Latince’nin estetiğini kim inkar edebilir? Şimdi bu hâlâ ilkel şartlarda yaşayan kabileler medeni değil, vahşi ise; eskiden ilkel olan Avrupalı kabileler de olsa olsa “soylu vahşi” olurdu. Ama işte, silah çıktı mertlik bozuldu, ondan böyle oldu.  

Bu “soylu vahşi” miti, uzunca bir dönem antropoloji, etnoloji, daha sonrasında sosyoloji ve hatta psikolojiyi de meşgul etti. Freud insanlığın ilkel çağları ile bireylerin çocukluğu arasında özdeşlik kurdu filan. Böylece insanlığın çocukluk dönemi, ilkeller oldu; onlar ilkelken nasıllarsa, insanlar da çocukken öylelerdi. Kısaca, Rönesans geldi geçti, geçmişe bakış ondan miras kaldı. El birliği ile okumamış, cahil kesimlerin daha mutlu ve daha saf olduğu ilan edildi; taşralı ve medeni olmayanların toplumla daha bütünleşmiş ve daha erdemli oldukları vurgulandı, sanayiden ve teknolojiden uzak yaşayanların daha barışçıl ve daha insani oldukları iddia edildi. Sonra bunların üzerine zamanla başka başka mitler yerleştirildi. Mesela okumamış, cahil ve taşralı kesimler daha saf oldukları için inançlar ve bilimsel gelişmeler konusunda muhafazakâr oluyorlardı. O yüzden, onları eğitmek ve geliştirmek de tabii ki saf olmayanlara düşüyordu.  

Bakın çok uzak ve soyut gelmesin, Amerika’nın bir yerlere demokrasi getirme misyonunu üstlenmesi ve kimsenin de bu durumu açıktan sorgulamaması, bu düşünce alışkanlığının bir yansıması. Zira bir zamanlar da İspanyollar, İngilizler, İtalyanlar ve Fransızlar, Amerika’nın cahil, medeniyetten uzak, vahşi ve saf yerlilerine gelişme getirmişlerdi. Veya yakın geçmişten bir hippilik müessesesi, yine tam olarak bu düşünce alışkanlığının bir yansımasıydı, buna göre teknolojiden ve ekonomik sistemden ne kadar uzaklaşırsanız o kadar özünüze dönüyordunuz çünkü. Bir zamanın çiçek çocukları; elektriğin olmadığı, radyo frekanslarının erişmediği şehirden uzak yerlerde, tüm toplumsal rollerini reddederek, komün hâlinde yaşamaya özlem duydular.  Bizde büyük yankı uyandıran arabesk müzik ve peşinde gelen o kültür de bu şekilde, bir dönem insanların inatla Anadolu güzellemesi dizmesi de. Bu konularda biraz daha okumak istiyorum derseniz sizi Amerika ile ilgili şuraya, Türkiye ile ilgili de şuraya yönlendireyim.

Netice olarak, ilkel yaşam şartlarının güzellenmesinin bir alışkanlığa dönüşmesinin iki net sonucu oldu bugünlere taşınan. Birincisi, giderek daha fazla materyalleşen dünyada, bu durumumuzdan eski olan tüm yılların daha mutlulukla dolu olduğu varsayımı ki bunu düzenli olarak aile büyükleri ve önceki nesillerden duyuyoruz, bir on yıl sonra kendimiz de dile getireceğiz. İkincisi ise medeniyet geliştikçe insanların kültürlerinde de gelişme yaşanacağı düşüncesi ki bunu da çeşitli konularda daha avantajlı olan devletlerin, avantajsız olanlar üzerinde rahatça tasarruf etmesiyle gözlüyoruz.

Ben yine de üzerime düşeni yapıp bu soylu vahşi olayının ve ilkel zamanlarda yaşamaya duyulan “kayıp cennet” özleminin bir mitten ibaret olduğunu belirtmeyi borç bilirim. Geçmişe romantik bakma alışkanlığını bırakmamız lazım. Başka bir ifadeyle bizim bir tanecik Dedeler’den lafı alarak söyleyeyim; palavrayı acilen bırakmamız lazım. Mertlik ve silah arasında doğrudan bağlantı var mı, tartışılabilir; cehalet mutluluk getirir mi, orası size kalsın. Fakat özellikle şu medeniyet geliştirerek kültürel gelişme sağlama kısmına biraz temkinli yaklaşmak gerekebilir, öbür türlü misal Black Panther’in toplumunun o kadar teknolojik gelişmeye sahip olmasına rağmen neden hâlâ kabile yasalarına göre yönetici seçtiğini anlamak, mümkün olmayacaktır.

Yazar

Üç kedi anası, doktora öğrencisi, ismiyle müsemma, çoğunlukla zararsız. İyi tavsiye verir, geç olana dek ciddiye alınmaz. Her geçen gün bitkinliğine biraz daha şaşırarak "daha deniz daha müren" arıyor. Sosyal medya için: dogan.mdd

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.