Çevrenizdeki mekânlarla ilişkiniz ne düzeyde? Bir yere ‘ev’ demek için gerekenler ne sizin için? Barınma ihtiyacınızı sağlayan, içinde iyi kötü bir şekilde yaşamınızı sürdürebileceğiniz, dört duvarı ve bir çatısı olan her yer ev midir? Veya ‘okul’ diyelim. İçinde ders dinlediğimiz veya ders anlattığımız dört duvar, bir çatılı her bina okul mudur? İnsanın mekânlarla ilişkisi söz konusu olduğunda, işlevsellik ve amaçlar büyük bir yer kaplasa da yaşadığımız yeri anlamlandıran tek şey bunlar olmuyor. Evet, barınma ihtiyacımız var, güvende ve sıcak hissetmeliyiz ve evet, inşa ettiğimiz binalar, içlerinde yapmak istediklerimize uygun şekilde düzenlenmiş olmalı ancak bunlar çoğu zaman o binalara aitlik hissetmemizi tek başlarına sağlamazlar.

Nereye varmak istediğimi anlamışsınızdır sanırım. Mekânla ilişkimizin fiziksel boyutu kadar, psikolojik boyutları da vardır. Mekânları sadece işlevleriyle, belirli amaçlar doğrultusunda gidilen yerler olarak düşünemeyiz. Onları anlamlandıran, yapraktan veya topraktan; iplikten veya kerpiçten yapılmış olmaları değildir. Onların tek özellikleri oda sayıları, kolon genişlikleri veya içlerine kaç kişinin sığabileceği değildir. Birçok sözümüz vardır bu yüzden “İki gönül bir olursa, samanlık seyran olur” gibi.

GettyImages-628465000

Geçtiğimiz günlerde yanan Notre Dame Katedrali de sadece ibadethane işlevine sahip bir bina değil. Onu önemli yapan şey sadece dış görünüşünün güzelliği, inşasında kullanılan mimari tekniği ve içine yerleştirildiği alanın peyzajı değil. Onu bir simge hâline getiren şey de sadece içinde bulunan nadir eserler, kitaplar ve tablolar değil. Bunlar evet, yeri doldurulamayacak kadar önemli şeylerdir ve büyük kayıplardır. Ancak tarihsellik ve yaşanmışlık söz konusu olunca, bir yangını izleyen insanların neden hep bir ağızdan, ağlayarak “Ave Maria” söyledikleri anlaşılabilir hâle gelir.

Notre Dame Katedrali’nin gerek yapılışıyla ilgili, gerekse de yapılışından sonra olanlarla ilgili pek çok hikâyesi ve efsanesi var. Çevresinde bu denli hikâye ve efsane anlatılması başlı başına zaten onun bir binadan veya bir mimari harikadan daha fazlası olduğu anlamına geliyor. Ben bunlardan sadece bir tanesinden bahsedeceğim ve Notre Dame’ın toplumsal hafıza için ne manaya geldiğini örneklemeye çalışacağım.

Notre Dame’ın Kamburu

The-Hunchback-of-Notre-Dame

Özgün adıyla Notre Dame De Paris isimli eseri duymayanınız yoktur diye düşünüyorum. 1831 yılında yayımlanan Victor Hugo’ya ait bu eser, daha sonrasında başkahramanı olan kambur ve çirkin Quasimodo’nun çokça içselleştirilmesiyle Notre Dame’ın Kamburu olarak bilinmeye başlanıyor.

Romantik bir eser olan Notre Dame’ın kamburunda olaylar 1482 yılında, Kral 11. Louis döneminde geçiyor. Katedralin inşasının tamamlanmasından 200 yıl kadar sonra yani. Victor Hugo hakkındaki bilgileriniz nelerdir bilmiyorum ama bu adam, insanlığın sorunları ve acılarından olabildiğince etkilenen ve bunlardan sıklıkla bahseden bir insan. Bir örneği için Sefiller’den bahsettiğimiz şu yazımıza bakabilirsiniz.

Dolayısıyla Victor Hugo’nun romanının merkezine Notre Dame’ı koyması asla bir tesadüf değil. Hugo, katedralin sadece bir ibadethane olmadığının farkında; Notre Dame’ın neleri simgelediğini ve toplumsal hafızadaki yerini biliyor. Bu yüzden romanda mekân ile karakterler arasında kurulan bağlantılar, aynı şekilde katedral ve Paris’in tarihi arasında da kuruluyor.

Notre Dame Cathedral, Paris, France

Dışlanmanın, yabancılaşmanın, insanların ve zamanın kötülüğünün, ekonomik zorlukların ve ahlaksız yöneticilerin her birinin güçlü bir tasvirinin yer aldığı romanın arka planında daha büyük bir amaç var: Notre Dame’ı korumak. Victor Hugo, bu romanı 19. yüzyılın başında Paris şehir planlamacılarının bakımsızlığını gerekçe göstererek yıktırmak istemeleri üzerine yazmış.

Eserin üçüncü bölümüne baktığımızda, Hugo’nun Notre Dame’ı koruma amacını destekleyecek bağlantıları rahatlıkla görebiliyoruz. Bu bölümde Paris’in ve katedralin öyle bir tasviri yer alıyor ki, sadece bu romana bakarak katedralin o zamanlar nasıl göründüğünü, katedralde yapılmış olan değişiklikleri anlamak ve binayı buna göre yenileyebilmek mümkün.

Roman, hem temaları, karakterleri hem de sanat açısından kuvveti sebebiyle oldukça büyük bir yankı uyandırıyor ve neticesinde Notre Dame’ın yıkılması engelleniyor. Üzerine bir de bakımsız bulunan bu katedral, yenileniyor ve belki de eskisinden daha büyük bir görkeme kavuşturuluyor.

Mekânı Anlamlandırmak

babilin-asma-bahceleri-1323

Kültürün ve toplumsal hafızanın içine giren her şey, kendinden daha büyük bir hâl alır. Yapılar için de bu böyledir. Bir kalenin surları, düşmanı uzakta tutmak, savunma avantajı sağlamak ve surların içinde kalanlara kendilerini güvende hissettirmek için yapılmıştır. Ancak bir savaş, bu kalede kazanılırsa; kale amacını da aşar, bin yıllar sonrasında bile büyük bir simge hâline gelmiş olur. Böyle bir hikâyesi olmayan kaleler, tarihi eser olarak kıymetlerini korurlar ve bir ören yeri olarak varlıklarını sürdürürler elbette ama mesela Kastamonu örneğinde olduğu gibi bir efsaneyle şehre isim vermezler.

UNESCO tarafından tescillenen ve dünyanın harikaları arasında sayılan yerlere bakın. Çoğunun arkasında belki de birkaç harabe kalmıştır veya Babil’in Asma Bahçeleri gibi geriye kalan hiçbir şey yoktur belki ama onlar, yüzyıllardır kendilerini gören bir kişi dahi olmasa bile insanlığın mirası olmaya devam ederler. Çünkü onlar hakkında türküler söylenmiş, efsaneler üretilmiş, şiirler ve romanlar yazılmıştır. Toplum, bin yıllar öncesinden onları yaşatmaya ve bin yıllar sonrasına taşımaya devam etmiştir.

Notre Dame için de durum çok farklı değil. Katedralin elbette bir dini simge olma durumu da var ama dışarıdan burayı gezmeye gelen insanlar belki ona estetik ve tarihi bir değer yükleyip, içinde yürüyüp, önünde bir fotoğraf çekip yollarına devam edebilirler. Ancak içinden Hugo’yu çıkartan toplum için katedral bunların toplamından daha fazlasını ifade eder.

tumblr_nevi29iGqT1tmm2yno1_1280

İçimizden bir örnekle Süleymaniye Camii’ni önemli kılan şeyler de sadece bir ibadethane olması, bir mimari dehanın elinden çıkması, bir saltanatın önemli temsilcisinin adına yapılmış olması veya harika deniz manzarası değildir. Bunların bir birleşimi ve daha da ötesinde Süleymaniye ile ilgili pek çok efsane ve hikâye halk arasında dolaşmış ve sonunda Yahya Kemal, Süleymaniye’de Bir Bayram Sabahı’nı yazmıştır. Mekânları anlamlandıran budur. Bu yüzden bir yangına karşı insanlar durur, güvende hissetmez, yaratıcıya sığınır ve ağlayarak yüzyıllar öncesinden kalma bir ilahiyi mırıldanırlar.

Yanan sadece tarihi bir bina değildir. Yanan, orada bir şekilde bulunmuş olan herkesin, kuşaklar öncesindeki atalarının ve kuşaklar sonrasındaki torunlarının; insanlığın hikâyeleridir.

Yazar

Üç kedi anası, doktora öğrencisi, ismiyle müsemma, çoğunlukla zararsız. İyi tavsiye verir, geç olana dek ciddiye alınmaz. Her geçen gün bitkinliğine biraz daha şaşırarak "daha deniz daha müren" arıyor. Sosyal medya için: dogan.mdd

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.