İçeriğe geç
Kültür 13 dk okuma

İTHAKİ’den Hayatta Kalma İçgüdülerinizi Harekete Geçirecek Bir Hikâye: KURT YOLU [Ön Okuma]

M. Halit Koçak
İTHAKİ'den Hayatta Kalma İçgüdülerinizi Harekete Geçirecek Bir Hikâye: KURT YOLU [Ön Okuma]

Son güncelleme: 7 Nisan 2020

Beth Lewis’in 2016’da yazmış olduğu Kurt Yolu, İthaki Yayınları çevirisi ile bizlerle buluşuyor. Bu sırada da bir apokaliptik kurguyu barındıran bu kitaba dair bir fikir edinmek isterseniz diye sizlere ön okumasını sunmak istedik. İyi okumalar efendim!

İTHAKİ'den Hayatta Kalma İçgüdülerinizi Harekete Geçirecek Bir Hikâye: KURT YOLU [Ön Okuma]

Beth Lewis

KURT YOLU

Çeviren: Özge Onan

Eski “Ben”in Sonu

Meşe ağacının yüksek bir dalını dizlerimin arasına sıkıştırıp oturdum ve dövmeli adamın karın içinde uzun adımlarla yürüyüşünü izledim. Suratının her yanında resimler vardı; derisi hiçbir yerde görünmüyordu. Sadece mürekkep ve kan vardı. Beni arıyordu. Hep beni arıyordu. Beyaz karın üzerinde, balık bıçağından damlayan kırmızı izler bırakıyordu. Ama balık kanı değildi. İnsan kanıydı. Oğlan kanıydı. O bıçak, Tucket’tan gelen oğlanın kafa derisini yüzmüştü. Adamın kemerinden bir tutam saç ve pembe deri sarkıyordu. Ondan da kan damlıyordu; sıcak ve tazeydi. Cesedi, kurtların bulması için çalılıklarda bırakmıştı adam.

Bulut gibi nefesimi avuçlarımın arasına üfledim.

“Evden çok uzaktasın, Kreagar,” diye aşağı seslendim.

Ağaçlar sesimi alıp paramparça etti. Kış, ormanı iskelete döndürür ve gizlenmeyi zorlaştırırdı. Tabii ne yaptığını çok iyi bilmiyorsan. Ben ne yaptığımı tam olarak biliyordum. Adam bu ormanda kendine ait olmayan hiçbir iz ya da ayak izi bulamayacaktı. Bu konuda çok iyiydim. Kreagar etrafına, üst dallara ve çalıların altına baktı ama ben saklanmak konusunda hep iyiydim.

“Ağaçların arasından bana seslenen kim?” diye bağırdı. Sesi, taşlara sürtünen ağaç kabuğu gibiydi. Öfkelendiğinde çok kaba bir şey olurdu ama sevecen olduğunda, serin gecenin içinde ilerleyen o yumuşak gürlemeye benzerdi.

Artık onun sevecen olduğunu düşünmek istemiyordum. Onun sevecenliğinde sadece yalanlar ve maskeler vardı. “O oğlana ne yaptığını gördüm,” dedim. “Onu nereye bıraktığını gördüm. Kıvırcık saçlarını kemerinde gördüm.”

Kreagar sertçe burnunu çekti. Soğuk yüzünden sümüğü sakallarının üzerine akıyordu. Bir dağ ayısı gibi dişlerini ortaya çıkarmıştı. Üzerinde bir gömlek bile yoktu. Bir şeyleri öldürürken asla gömlek giymezdi. Kan göğsünün her yanına sıçrayıp dövmeler ve kıvırcık, siyah kıllarla karışmıştı. “Sen misin, Elka kız? Yoksa benim Elka’m, ağaçlarda sincap mı oldu?” diye bağırdı.
“Ben senin değilim,” dedim. “Hiçbir zaman değildim ve asla olmayacağım.”

Bıçağımı çıkardım. Uzun bir bıçaktı. Arka tarafında tırtıklı çentikleri ve geyik boynuzundan bir sapı vardı.
Kreagar tüm hayvanlara yerini belli ederek ormanda dolaşıyor, ardında lanet bir davetiye gibi, kandan bir iz bırakıyordu.

“Aşağı inip yaşlı Kreag’e sarıl. Seni özledim.”

“Sanmıyorum. Ben olduğum yerde kalacağım.”

Gözleri ağaçları taradı. Gözleri kuyular kadar karaydı; hastalık ve kargaşa kadar, nefret ve yalanlar kadar karanlıktı. Sırıtınca düz, beyaz dişleri mezar taşları gibi parladı ve küçük balık bıçağını parmaklarıyla çevirip her yana kan sıçratarak sanki kırmızı bir halı serdi.

“Elka, sana zarar vermeyeceğimi biliyorsun.” Sesi arkadaşça gelmeye başlamıştı. “Elka’ma asla zarar vermem.”

Etrafta kör bir adam gibi dolaşıyor, karın içinde ilerliyordu. Vücudundan dumanlar yükseliyordu. Bir şey öldürdüğünde hep sıcaklardı. İnce yapılıydı, bazıları onun ahşaptan oyulmuş gibi göründüğünü söyleyebilirdi ama  dövmelerine rağmen eve götürüp annenle tanıştırmak isteyeceğin bir yüze sahipti. Bu saklambaç oyunundan bıkmıştı; soğuktan korunmak için sık nefesler alarak bir kavak
ağacına dayandı. Yavaşça, “İstesem seni yüzlerce kez öldürebilirdim, kızım,” dedi. “Domuz bıçağımı alıp sen uyurken boynundan karnına kadar koca bir yarık açabilirdim. Derini haşlanmış
alabalık gibi yüzebilirdim.”

Ona “Baba” dediğim onca yılı hatırladığımda midembulandı.

Kreagar, “Sırt derinden kışlık bot yapabilirdim,” diye devam etti. Sesi gitgide heyecanlanıyor, gülümsemesi büyüyordu. Sanki bir ziyafette, önündeki tabakları bitirip bir sonrakine geçiyordu. “Kollarından yeni bir kemer yapardım. Yatağımı ipek gibi, kahverengi saçlarınla doldururdum.”
Kreagar güldüğünde midem daha da bulandı. Bıçağını kaldırıp ağaçlara çevirdi ve tam benim olduğum noktaya doğrulttu ama o bunu bilmiyordu.

“Senden çok iyi bir çift bot çıkardı, Elka kız.”

Hepsini daha önce de duymuştum ama bu, kardan gelmeyen bir soğuğun omurgam boyunca tırmanmasına engel olmadı. Buzun ve kışın soğuğu değildi bu. Kreagar’ın daha kötü şeyler söylediğini de duymuştum ama onları  asla bana söylemezdi. Yaptığı şeyleri, bana zorla yaptırdığı şeyleri düşününce ondan hâlâ korkuyordum. Ama artık bu işi halletmeye kararlıydım.

“Aylardır beni arıyorsun, Kreagar ama önce ben seni buldum.”

Ben de bıçağımı kaldırdım. Fırlatmak için ağırlığı çok uygundu. Kafamın içinde ona orada, o ağaca dayanmış halde durmasını ve tek bir kasını bile hareket ettirmemesini söyledim.

“Senin için çok endişelendim, Elka. Bu dünya, senin gibi bir çocuğun tek başına yaşayabileceği bir yer değil. Karanlıktaki kurtlardan daha kötü şeyler var. Benden daha kötü şeyler var.”

Kana bakarsak ava çıkmış normal biri olabilirdi. Çocuğun rüzgârda sallanan kafa derisine bakarsak herhangi biri de olabilirdi. Ama o herhangi biri değildi. O, Kreagar Hallet’tı. Cinayet işleyen, çocukları öldüren orospu çocuğu Kreagar Hallet. Bunu anlamam çok uzun sürmüştü ve güzel sözcükler bunu değiştiremezdi artık.

Tek bir kar tanesini bile yerinden oynatmadan, dalın üzerinde dikleşip kolumu arkaya uzattım. Nefesimi verdim. Onun bir geyik olduğunu hayal ettim. Bıçağımı bütün gücümle fırlattım ve onu köprücük kemiğinin altındaki o yumuşak noktadan vurdum. Metal, omzunu delip ağaca
saplandı ve onu sıkıca yerine mıhladı. Hedef çalışırken ahşaptan gelen o sesi duydum. Bir sürü hedef çalışması yapmıştım. Ve bu gerçekten mükemmel bir atıştı.

Kreagar acıdan çok şaşkınlıkla bağırıp inledi. Eminim küçük Elka’sının bıçağı o kadar güçlü atabileceğini düşünmemişti. Kreagar tekrarlamaya cüret edemeyeceğim şeyler söyledi; gün ışığı görmemesi gereken tehditler savurdu. Kanı, oğlanın kanına karıştı. Göğsündeki kalın, siyah çizgiler sıcacık, soğukta buharı tüten bir kırmızıya boyanmıştı. Kreagar bıçağı çıkarmayı denedi ama bıçağın çentiklerini çok derin oymuştum. Kurtulmaya çalıştığında, ölümün pençesindeki bir dişi domuz gibi inledi.

“Buraya gel kızım! Seni paramparça edeceğim!”

Hâlâ öfkeyle bağırarak etrafta beni arıyordu. Ormanın içine doğru kükreyip kuşların yuvalarından uçmasına, tavşanların aceleyle deliklerine kaçmasına sebep oldu ama beni hâlâ göremiyordu. O ormanda ben bir hayalettim. Beni iyi eğitmişti.

“Seni bulacağım! Seni yavaş yavaş öldüreceğim, Elka!”

Gülmeden edemedim. Kreagar elimdeydi. Sonunda. Tuzağı kapatmış ve kuduz bir ayı yakalamıştım.

“Yargıç Lyon seni daha önce bulacak,” dedim. “Ona senin de, oğlanın da nerede olduğunuzu söyledim. Oğlana ne yaptığını görecek. Uzun zamandır senin peşindeydi, seni yakalamak için dağlar aştı.”
Bu çenesini kapattı. Yüzü bembeyaz oldu. Kimse Lyon ve altıpatlarının peşine düşmesini istemezdi ve kadın aylardır Kreagar’ın peşindeydi. Aslında, benim de peşimdeydi.

Kreagar yalvarmaya ve bana dostça davranmaya başladı ama ona aldırmıyordum. Sakalına yapışmış tükürükler, verdiği her nefesle havalanıyordu. Atların toprağı ve karı havalandıran toynak seslerini duyana kadar Kreagar’ı izledim. Hızla koşturulan atların bedeninden buhar tütüyordu. Gülümsedim. Yargıç Lyon ve yardımcıları kötü adamı yakalamak için gelmişti. Başka bir hayatta o kötü adam ben
olabilirdim.

Elbette bir ödül yoktu. Artık altın benim için bir şey ifade etmiyordu, zihnimde değerli olan tek şey hayattı. Ağaçların arasından geldiklerini gördüm; ardında bıraktığı kan izi onları doğrudan Kreagar’a götürüyordu. Kreagar ise hâlâ söyleniyor, panikliyor ve bıçak sapını çekiştiriyordu.

Lyon, Kreagar’dan daha akıllıydı. Kadının atmaca gibi gözleri vardı ve ben daha nefes alamadan beni görüp yaptıklarım yüzünden beni de tutuklardı. Sorular sorardı. Cevap vermek istemediğim, büyük sorular.

Kreagar nal seslerini ve kişneyen atları duydu. Gözleri, vurulmak üzere olan bir erkek mus gibi kocaman açıldı; işi kanunlara bırakmamın zamanı gelmişti. Bıçağa yazık  olmuştu. O bıçakla bir sürü tavşan ve sansar yakalamıştım, birçok kez de hayatımı kurtarmıştı. Bu boktan ülkede iyi bir bıçak bulmak, neredeyse iyi bir insan bulmak kadar zordu. Sahip olduğun tek şey hayatın olduğunda ve ödeyecek borçların varsa bir bıçak her şeyi değiştirebilirdi. Lyon artık benim peşimden gelmezdi. Tabii, Kreagar ona gerçeği söylemezse.

Başlangıç ya da Ona En Yakın Şey
Her Neyse Artık?

Fırtına bulutu göğü gümbürdeterek geldiğinde saklanır, kapılarını kilitler ve dua edecek bir yer bulursun çünkü o seni bulursa geri dönüş yoktur. Fırtına bulutu suntadan yapılmış kasabam Ridgeway’e geldiğinde saklanabileceğim hiçbir yer yoktu. Yedi yaşındaydım ve nineme öfkeyle bağırıyordum. Lambalarda yakmak için çam reçinesi toplamaya gitmemi istiyordu. Yanarken güzel kokmalarını sağladığını söylüyordu. Ona güzel kokuların aptalca olduğunu ve evimde çam kokusu istemediğimi söyledim.

Ninem, “Burası benim evim, kızım,” dedi. “Sen sadece, annenle baban dönene kadar burada kalan bir konuksun. Çabuk dönmeleri için dua et.”

Sanırım o zamanlar başka bir adım vardı. Ninemin bana Elka dediğini hiç hatırlamıyorum. Ona defolmasını söyleyip bağırmaya başladım. Ninem, az sonra dayak yiyeceğimi işaret eden ses tonuyla, “Dilin, şeytanın dili kadar kara,” dedi. Bastonuna uzandığını gördüm. O bastonla sırtımda açtığı yaralar daha tazeydi.
“Dilim kara filan değil! Sen annem değilsin, bana hiçbir şey söyleyemezsin!” Ağlıyor ve yemek masasını devirmek için elimden geleni yapıyordum. Tüm tabakları ve üç çeşit çatalı yere düşürmek istiyordum. Bunun nineme gününü göstereceğini düşünüyordum.

Ninem sık sık yaptığı gibi iç geçirdi. Ridgeway’deki başka yaşlıların da böyle iç geçirdiğini duymuştum. Sanki sıkıldıkları şey, onlara rahatsızlık veren kişi değil, dünyanın böyle insanlarla dolu olmasıydı. Ninem çok yaşamıştı; yüzlerce yıllık olmalıydı. Yüzündeki kırışıklıklar, o yılların ağlayarak, yavaş yavaş ve çok yorucu geçtiğini gösteriyordu.

“Annen, yani benim aptal kızım,” dedi ninem, “bir adamla birlikte kaçtı.” Bir an için bana annemmişim gibi,
gözlerinde sevecenlikle baktı. Sonra, muhtemelen diğer yarım olan babamı gördüğü için bana tekrar kızdı. Dişlerini o kadar kuvvetli sıktı ki bir an kırılıp ağzının içinden fırlamalarından korktum.

“Beni almak için geri gelecekler,” dedim ağlamaklı bir sesle. “Beni dövdüğün için babam seni fena benzetecek.”

Ninem örümcekkuşu gibi tiz ve katmanlı bir sesle güldü. “Baban kuzeyde altın peşinde koşmakla çok meşgul. Annen de botlarını parlatmaya o kadar dalmış ki seni düşünmeye vakti yok, kızım. Bana mahkûmsun, ben de sana mahkûmum. Bu yüzden, gidip o reçineyi getirsen iyi olur,
yoksa yemin olsun ki seni morartana kadar döverim.”

Ninem yumruklarını sıkmıştı. Vücudu titriyordu. Çok öfkeli bir kadındı ama Mussa Vadisi’nde doğmuş herkes gibi baştan ayağa sert ve inatçıydı. Kâğıt gibi teninin altında kimsenin tahmin edemeyeceği bir gücü vardı. Bir keresinde sadece ellerini kulanarak kolumu kırmıştı.
Kollarımı göğsümün üstünde kavuşturup homurdandım ve ona çam filan istemediğimi, çamlardan da ondan nefret ettiğim kadar nefret ettiğimi söyledim.

O zaman ninem benden bıktı ve kollarını havaya doğru savurarak yürüyüşe çıkacağını söyledi.

“Peşimden gelme,” dedi. “Artık seni görmek bile istemiyorum.”

Gideli yarım saat olmuştu ki gök karardı ve güneş yok oldu. Bir dağ ikiye ayrılıyormuş gibi sesler çıkıyordu. Ondan sonra bunu kaç kez duymuş olursam olayım hâlâ korkarım. Soğuk, ayaklarımdan kafatasıma kadar kemiklerim boyunca ilerliyordu. Titriyordum. Yaz aylarındaki bir kar tilkisi gibi terliyordum. Hepsi, o gün yüzündendi. Hepsi de fırtına bulutu geldiğinde ninem beni yanlız bıraktığı için
oldu.

İki odalı küçük kulübemiz ormanın derinliklerindeydi ve sert hava koşulları karşısında hiç şansı yoktu. Ninem, yirmi yıl kadar önce İkinci Çatışma’da ölmeden önce büyükbabamla bu evi yüzlerce kez tamir ettiklerini söylerdi ve ondan sonra da en az yüz kez tamirat görmüştü. Ninemle çoğunlukla boynuzlarını tokuşturan koçlar gibiydik ama o kulübeye dair tüm düşüncelerim karanlık değildi. Fırtına bulutu geldiğinde o kadının çelik gibi kollarını omuzlarıma sarmış olmasını istediğim kesindi.

Fırtına bulutunun kuzeyden gelişini, vadimizin üzerindeki tepelerin aralarından yuvarlanarak ilerleyişini
gördüm. Aptal vadimiz. Bir kapan gibi, o öfkeli fırtınayı ormanımıza ve birkaç kilometre aşağıdaki Ridgeway’e yönlendirmişti. Fırtına kayaları yerlerinden söküp kırık dallar, buz ve yağmurla birleştirerek bir bulamaç haline getirmişti. Pencerenin ardından, fırtınanın kızışmış bir boz ayı gibi gürleyerek yokuş aşağı inişini gördüm.

M. Halit Koçak

Kalabalıkta sesini kaybetmemek için içerik üreten biri. Her ateşin iyi bir hikâyeye ihtiyacı olduğunu düşünür. Film, kitap, dizi, karikatür oyun ve müziğin her türlüsüne ilgisi vardır ama parası yoktur. Onu her yerde "Tavşan" diye çağırabilirsiniz.

Tüm yazıları (703)

Bunlar da ilgini çekebilir

Yorum Yap

E-posta yazman isteğe bağlı. E-postanla yazarsan ilk yorumun okunup yayımlanır, sonrakiler doğrudan çıkar; e-postasız yorumlar her seferinde okunup öyle yayımlanır. Yorumları site yöneticileri ve yazarlarımız okuyup onaylar; onay bekleyen yorumunu bu tarayıcıda bir hafta boyunca sen de görürsün, onaylanana kadar başka okur görmez. Adın ve yorumun yayımlanır; e-posta adresin ve IP'n yayımlanmaz, yalnız site yöneticileri görür, spam denetimi ve sorumluluk için saklanır — ayrıntısı Gizlilik Politikası'nda. Spam denetimi sunucumuzda yapılır; yorumun başka bir hizmete gönderilmez.