Yazmanın en güzel tarafı, çok da fazla masraf istemeyen bir çeşit tedavi olması sanırım. Ne ile ilgili meseleniz varsa onunla başa çıkmanıza yardımcı oluyor, bunu yaparken de dile getirmek istediklerinize gelecek tepkilerle alakalı olarak çok endişelenmiyorsunuz. Kalem de olsa klavye de olsa çünkü kullandığınız, boş bir sayfa ile baş başa kalmanız gerekiyor. Yazma eylemi gerçekleşirken yalnız oluyorsunuz ama eylem sonlandıktan sonra, bir noktada yazdıklarınızın birileri tarafından okunacağından da eminsiniz. Bu birileri, yıllar sonraki kendiniz de olabilir, yazdığınız şeyin amacına göre binlerce başka kişi de. İnsan, tanımadıklarına daha rahat anlatırmış ya derdini; yazma eylemi de bence başlı başına bu tanımadık kişilere hitap etmemizi sağlıyor.

Yazmanın getirdiği bu masrafsız ve rahatlatıcı yalnızlık tedavisini düşünürken yolumu biraz değiştirdim ve kendimi, yalnızlık hakkında da birkaç kelam söyler miyim derken buldum. Bu esnada aklımdan yalnızlıkla ilgili pek çok özlü söz, roman alıntısı yahut şiir dizesinin geçtiğini söylemekte sakınca görmüyorum. “Bu kadar insan yalnızsa neden bu kadar insan yalnız?” asla bunlardan biri değildi; ancak, “Özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır?”ın azıcık üzerinde durduğumu da gizleyemeyeceğim.

attila-ilhan3_16_9_1539258593-880x495

Sonra, tabiri caizse Murphy kanunlarını doğrulamak için yaratılmış bir insan edasıyla en son aklıma gelen dizelerde takıldım kaldım. Belki masrafsız bir tedavi arayışına siz de benimle ortak olursunuz diye düşündüm. Bu dizeler, çeyrek asrı biraz geçen ömrümde yıllardır bazen akademik uğraşlar bazen de başka başka sebeplerle dâhil olduğum ‘okuma’ işinde, yalnızlık hakkında söylenmiş en kanıma dokunan şeydi. Efkârlanacak yer aramadığımı iddia etmeyeceğim ama bu kötü hatıra değildi aradığım. Daha çok yazmak ve rahatlatıcı etkisi ile ilgili bir şeyler paylaşmak niyetindeydim. Fakat aramakla bulunamayacakları ancak arayanların bulabileceği bir şekilde bu dizelere – ikinci defa – hazırlıksız yakalandım diyebilirim.

Lafı çok geveliyorum, sadede geleyim. Elimizde paylaşma ve konuşma fırsatı varken kendi kendimizi yemenin çok masraflı olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden dizelerin aklıma gelmesiyle bir bölüm daha dizi seyretmek arasında geçecek olan sürede, kendi kendime efkârlanmak yerine, bari paylaşarak çoğalsın da masrafı azalsın diyerek yazının başına oturdum.

İnsanlar, sürekli, toplumların giderek yalnızlaştığını söylüyorlar. Bunu Batılı yaşam tarzını benimsemekle doğru oranlayanlar da var, endüstri ve küreselleşme ile alakadar görenler de. İki tarafın da kendince kanıtları bulunuyor. Açıkçası biri, diğerini getiriyor da diyebiliriz. Kültürün bir alanında ortaya çıkan bir unsur, diğer alanları da etkiliyor. En bariz örneğini de müzik ile dansların uyumunda görüyoruz sanırım. Bir yörede amiyane tabirle ‘oynak’ havalar çoğunluktaysa, o yörenin yöresel dansları da ‘oynak’ oluyor. Sonra endüstrinin ilerlemesini denkleme sokuyoruz; haberleşme, iletişim, yolculuklar kolaylaşıyor ve o yöreyle temasa geçen diğer bölgelerde de benzer unsurlar ortaya çıkıyor. Denkleme son aşamada küreselleşmeyi de ekliyoruz ve böylece bir yörenin bir oynak dansı, birdenbire dünyanın bütün yörelerinde popüler olabilir hâle geliyor.

Tabii ki iklim, coğrafya gibi pek çok değişken de etkili ama şu an bu kadar detaya girmeye gerek var mı? Alalım bunu, toplumlarım endüstriyelleşme, küreselleşme ve Batılılaşmaları ile beraber düşünelim; hepsiyle ayrı ayrı, son durumda da beraberce tutuyor. Mesela kendi ülkemiz için Doğu’ya gittikçe halay gibi daha toplu oyunlar görüyoruz, Batı’ya gittikçe zeybek gibi daha bireysel oyunlar. Batı’ya gittikçe roman gibi tek başına tüketilecek anlatılar çoğalır, Doğu’ya gittikçe toplu hâlde dinlenen masallar. Örnekleri çoğaltabilirsiniz.

zeybekSon durumda insanlar, modernizmin insanları yalnızlığa ittiğini ve buradan sonra da toplumların gittikçe yalnızlaştığını söylüyorlar. Bu arada, insanların ‘yalnızlığa itmek’ derken aslında ‘bireyselleşme’yi kastettiklerini de göz önünde bulundurmadığımı düşünmeyin. Yazıda yalnızlıktan bahis açtım, o yüzden bu taraftan ilerlemeyi tercih ediyorum. Gerçekten yalnız olabilir miyiz? Tercih edilmiş bir soyutlanma yahut toplumdan dışlanmanın getirdiği bir cezayı kastetmiyorum. Bu gibi durumlar herhangi bir yüzyılda yaşanabilir şeyler çünkü. Belirli nedenlerin sonuçları olmadan, belirli süreleri doldurmak için değil; doğrudan yalnız kalabilir miyiz?

Gerçekten yalnız kalabileceğimizi yahut yalnız bırakılabileceğimizi düşünenlere, beni ikinci kere hazırlıksız yakalayan o dizeleri yönelteceğim. Daha sonra on altıncı yüzyılda Fuzuli’yi de aynı redifli bir nazire yazdıracak kadar etkileyen;  Batılılaşma, modernite, bireyselleşme ve küreselleşme gibi kavramların fersah fersah uzağındaki on beşinci yüzyıldan kalma o dizeleri. Haydi, doğru terminoloji kullanalım; Necati Bey’in, beni her Unkapanı’ından geçtiğimde dört tekerlekli ulaşım aracımdan indirip temsili mezarının başına getiren o beyitini.

Mübalağa mı yapıyor Necati? Salt abartıyla süslemek gayesiyle bu denli bir beyit yazılabilir mi? Siz de mermer mezar taşında kendi sözleriyle “Bir taş kalplinin ayrılığından ölen Necati’nin / İnan olsun mermerden yapın mezarını” yazan bir adamın, sırf sanat yapmak gayesiyle böyle bir beyite imza atamayacağını düşünürseniz eğer, bir sonraki yalnızlık hissinizde o beyiti hatırlayın:

Beni ağlan beni kim üstüme gelmez ölicek

Bir avuç toprağ atar bâd-ı sabâdan gayrı*

Ben bu beyiti ilk duyduğumda hazırlıksız yakalandım. 2012 yılının yağmurlu bir gününde, Laleli’de bir amfide Fuzuli’nin şiirlerinin ilham kaynaklarını konuşuyorduk. Birdenbire o ilham kaynaklarına verilen örneklerden biri, bu beyit olarak önümüze düştü ve ben, hayatımda çok az kere bu kadar haksızlığa uğramış gibi hissetmiştim. Birinci haksızlık, böyle bir beyit dururken liseden üniversiteye; ders kitabından internete, her yerde ezberden aynı şiirlerin konuşulmasıydı. İkinci haksızlık, her yerde bu aynı ezberler dolaşırken Necati Bey’in sadece başka daha kuvvetli olduğu düşünülen şairlerden bahsedilirken önümüze getirilmesiydi. Üçüncü ve daha şiddetli haksızlık ise bir tür suçluluk hissiydi; hemen her gün yalnızlıktan dem vuran insanlar olarak bu beyitin altında ezilmeliydik ve ben o günden bu güne, ne zaman Unkapanı’ndan geçsem temsili bir mezara uğradım. Benimki bir vefa borcuydu, ödedim. Siz ne dersiniz?

*Siz benim hâlime ağlayın çünkü öldüğümde cenazemi kaldırıp üzerime toprak atacak bir kişi bile yok; sabah rüzgârından başka.

Necati Bey

Yazar

Üç kedi anası, doktora öğrencisi, ismiyle müsemma, çoğunlukla zararsız. İyi tavsiye verir, geç olana dek ciddiye alınmaz. Her geçen gün bitkinliğine biraz daha şaşırarak "daha deniz daha müren" arıyor. Sosyal medya için: dogan.mdd

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.