Bazılarınızın da anlayabileceği üzere yazının başlığı, ve geri kalanı Frankfurt Okulu’nun en tanınmış filozoflarından Walter Benjamin’in “The Work of Art in the Age of Mechanical Reproduction” makalesine küçük bir gönderme barındırıyor.

19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarında fotoğrafın ve sinemanın yükselmesi, ayrı birer sanat disiplini olarak evrilmesi birçok tartışmayı da ister istemez beraberinde getirdi. Bu tartışmalar dijital yeniden üretim ve internet gibi bir platformun da devreye girmesiyle gerçeklik-sanat-hayat-özgünlük-biriciklik eksenleri ağırlıklılı olmak üzere farklı boyutlara taşındı.

Sanat eserinin üretimi, dağıtımı ve paylaşımı; bunların yine Frankfurt Okulu filozoflarından Theodor Adorno’nun ortaya attığı “Kültür Endüstrisi“ndeki konumları modern çağlardan günümüze kadar hala sanatçıların üretim motivasyonları olmaya devam ediyor.

Söz konusu Frankfurt Okulu, Benjamin ve dijital yeniden üretim olunca aslında telif meselesine de değinmek gerekiyor ama benim esas niyetim müzik özelinde “üretim ve dağıtım” araçlarına, yani ecnebi deyişle “medium” ve “media“ya değinmek.

Söze Marshall McLuhan’dan bir alıntı ve alıntıladığım bölümü yorumlayarak başlamak istiyorum:

“We go on singing the old song of fragmentation and alienation because every society always looks at the preceding age while living in the new current one; never sees the age its living in.”

Anlaşılacağı üzere alıntı, jenerasyonlar arası kopukluktan ve insanların bugünün şartlarını bugünün normlarıyla değerlendirebilme yoksunluğundan bahsediyor. Benim bu alıntıyla ilgili yorumumsa şöyle: “nerede o eski günler diye hayıflanana kadar bugünün şartlarını anlayın ve onları faydalı kullanın.

Müziğin üretim ve dağıtım araçlarından bahsetmeyi düşünürken en ünlü alıntısı “medium is the message” olan McLuhan ile giriş yapmam tabii ki tesadüf değil. Eskiden dededen toruna yaşanan jenerasyon farkının günümüzde aynı 10 yıl içinde doğan bireyler arasında bile yaşandığını gözlemlemek mümkün. Bunda teknolojinin gelişiminin üssel bir ivmeyle gerçekleşmesinin de etkisi var. Yine teknolojinin gelişimiyle bağlantılı olarak müziğin üretim ve dağıtım araçlarına bir ekleme daha yapmayı kendime borç biliyorum: “arşivleme

Arşivleme, analog ve dijital kayıt teknolojilerin de öncesine dayanan bir geçmişe sahip. Yazının bulunmasından önce edebiyatın, ve ses kayıt teknolojilerinin gelişmesinden önce müziğin hızla kaybolmaya mahkum makus talihinin paralel oldukları söylenebilir. Müzikte de -yazı kadar eski olmasa da- “notasyon” gerçeğini unutmamak gerekir. Nota yazımına müziğin dağıtım ve arşivleme için kullanılan ilk biçimlerinden biri (media) diyebiliriz. Nota ile kayıt altına alınan müziği dinleyiciye ulaştırmak içinse müzik aletleri ve müzisyenler gerekiyor. Bu durumda müzik aletlerine de müziğin ilk üretim aracı (medium) denilebilir. Hatta bugün ile kıyaslayacak olursak müzik kaydını sese dönüştürecek ilk arayüzler müzik aletlerinin arayüzleri ya da kendileriydi. Konserler ise bugünün dijital platformlarında (mp3 çalan yazılımlar ve hatta Spotify) karşılık bulabilir.

Geri dönüp tarih boyunca müziğin üretim, dağıtım ve arşivleme araçlarının geçirdiği evrimin “özetini özetleyecek” olursak, karşımıza şöyle bir manzara çıkıyor:

İlk zamanlarda kayıt, nota yazımı anlamına gelirken, sonraları taş plaklar ve manyetik bantlar üzerinde bu mefhum şekillenmeye başladı. Müzik arşivleme yöntemlerinde de bu sayede manuelden analog sistemlere geçilmiş oldu. Fakat Iannis Xenakis, İlhan Mimaroğlu ve John Cage gibi sanatçılar aslında kayıt, arşivleme ve dağıtım için kullanılan mekanik yeniden üretim tekniklerini “yeni müzik” oluşturmak için kullandılar. Hatta mekan ve ortam seslerini de müziğe katarak güncel müzik dinleme ve duyma deneyimleri ile ilgili işler ürettiler. Hatta, bu isimlerden önce İtalyan Futurist Luigi Russolo, “Intonarumori” adını verdiği enstrumanla müzik üretimini ve dinleme deneyimini konu alan işler üretmişti.

İlhan Mimaroğlu
İlhan Mimaroğlu

Bahsi geçen dört sanatçının da üretimlerinin ortak noktası gündelik yaşam ve müzik arasındaki görünmez bir takım “gerçekleri” estetik biçimde görünür kılması. Bunun da ötesinde müziğin üretim, dağıtım ve arşivleme araçları arasındaki sınırları ortadan kaldırması. Özellikle Mimaroğlu’nun kaydedilmiş tape’ler üzerinde yaptığı oynamalarla “yeni müzik” üretmesi kayıt ve arşivleme araçlarını bir anda üretim aracı konumuna getiren bir olguydu. Zaten Dadaizm’den de itibaren müzikte ses çıkaran her şeyin müzik üretiminde kullanılabildiği bir döneme girilmişti bile.

Öte yandan Rhodes, Mellotron, Hammond ve Theremin gibi müzik aletlerinin güncel müzik üretiminde kalıcı bir yere sahip olmaya başlaması elektronik müziğin evrimini hızlandıran faktörler oldu. Günümüzde her akustik, ve analog devreli müzik aletinin “orijinal”ine yakın sesleri bilgisayar yazılımlarından elde etmek mümkün. Bunun dışında önceden kaydedilmiş parçaları manipüle ederek de yeni besteler yapılabiliyor. Teknolojinin, hatta daha da özele inecek olursak internetin sağladığı olanakların müzik üretim araçlarını demokratikleştirdiğini söylemek yanlış olmaz. Artık müzik üretmek ve yaymak için dev kayıt stüdyolarına, pahalı prodüksyonlara ve aracı plak şirketlerine bağımlılık gittikçe azalıyor. Yeni “müzik endüstrisi”nin hem üreten hem de tüketici açısından birçok olumlu yanı olduğu gibi olumsuz yanları da var.

Yeni dijital sistemin en büyük avantajı aynı zamanda en büyük zaafı, bir nevi Aşil topuğu. Üretimin ve dağıtımın bu kadar kolaylaşması ve uzmanlığa gerek kalmaması ister istemez daha iyi işlerin öne çıkmasına karşı daha zorlu bir rekabet ortamı yaratıyor. Üreticilerin bile uzman olmadığı bir ortamda ise tüketicinin de düşük kaliteli işlere talebi ister istemez artıyor. Öte yandan erişim kolaylığı, kaliteli işlere ulaşımın eski pazar şartları altında imkansıza yakın olan ihtimallerini daha makul seviyelere çekiyor.

Dijitalleşmenin ikilem yarattığı başka bir alan da arşivleme. Takdir edersiniz ki kağıt-kalem veya matbaa ile çoğaltılmış kopya sayısı sınırlı olduğu için dijital arşiv formatları çok daha kalıcı bir çözüm sunuyor. Ya da gerçekten öyle mi? Bugün kaydın, notanın yerini aldığını söylemek hata olmaz. Hatta müzik üretimi için nota okuma gibi bir gerekliliği ortadan kaldırması bile avantaj hanesine bir artı olarak yazılabilir. Fakat arşivleme alanında teknolojinin hızlı gelişmesinin getirdiği ve aşılması gereken bir sorun var: “sürdürülebilirlik.” Yeni teknolojiler hızla yayılırken eski teknolojiler de aynı hızla yok oluyor. Kim bilir sırf bu nedenle kaç LP arşivlenemedi, kaç tape dijital ortama aktarılmadan silindi…

Bu diyalektik, sözü başladığım yere getiriyor. Yani McLuhan’ın “nerede o eski günler diye hayıflanana kadar bugünün şartlarını anlayın ve onları faydalı şekilde kullanın” şeklinde yorumladığım alıntısına. Evet müzik üretimi değişiyor, dinleyici alışkanlıkları değişiyor… İyi yönde mi, kötü yönde mi? Hiçbir şey kendiliğinden iyi ya da kötüye gitmez. Günümüz şartlarını iyi analiz edip herkesin faydalanacağı ve üretimin kalitesini artıracak şekilde yön vermek hem üreticinin hem de tüketicinin elinde. Bunlarla birlikte “müzik endüstrisi”nin hegemonyasından sıyrılıp özgür üretim, tüketim ve yeniden üretim de ancak toplumun bilinçlenmesiyle mümkün. Son konu telif ve temellük mevzularında çıkışı aranabilecek ve farklı bir yazıda ele almak istediğim bir mesele.

Yazar

yazar, editör, biraz müzisyen, olduğu kadar aktivist, açık kültür/açık toplum savunucusu. "tuvalette ne yaptığımızı herkes biliyor ama kimse görmüyor. anlatım da böyle bir şey: ne olduğu değil, nasıl olduğu önemlidir." @mentulaetauri

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.