Live action filmler hakkında durmadan konuştuğum serinin son yazısına gelmiş bulunmaktayız. Yazdığım üç yazıya dönüp baktığımda live-action filmler kadar animasyonlardan da bahsettiğimi da fark ettim. Günümüz sinemasında animasyonun, daha doğrusu CGI’ın, live-action filmlerdeki yeri o kadar büyük ki animasyon demeden live-action filmlerden bahsetmek neredeyse imkansız. Son yazımda ise animasyon sevdamı bir kenara bırakıp sinemadaki sihrin özel efektlerle başarıldığı, deyim yerindeyse, “harbi” live-actionları öveceğim. Yazının temasını şimdiden söylüyorum: “Emek var emek!”

Özel efektin kısa tanımını yapmaya gerek yok. Ekranda gördüğünüz şeylerin fiziksel olarak var olması, yani CGI olmadan sinemada sihir yaratılmasıdır özel efekt. Hani bir filme girersiniz, filmin keyfini çıkarırken bir anda CGI’ın kötülüğü gözünüze çarpar ya. İşte onun olmadığı durumlarda ya CGI’ya tomarla para dökülmüştür, ya da özel efektler ve yönetmenlik becerileri sayesinde size gerçek bir dünya yaratılmıştır. Beyazperdede gözüken her özel efektin arkasında mühendisler, dublörler, sanatçılar ve zanaatkarlardan oluşan büyük bir ekip ve aylar süren fiziksel emek vardır. Sinema izleyen bir kişinin gözünden bu efektler birkaç türde kendini gösterir. 

Gerçek Sahne Ekipmanları

555b3d82eab8ea363a891f73-1334-667

Mad Max : Fury Road ne kadar harikaydı, değil mi? Filmin bu kadar büyük beğeni toplamasının sebeplerinden biri de inanılmaz sinematografi ve yönetmenliğe ek olarak, George Miller’ın yapımını olabildiğince gerçekçi yapma tutkusuydu.  Miller için sahne ekipmanları sadece gerçek değil, aynı zamanda da çalışır olmalı. Buna verebileceğim en olağanüstü örnek ise kırmızı tulumu ve alev saçan gitarıyla Doof Warrior. Set tasarımcısı Colin Gibbs ve Miller, Doof Warrior’a ait her şeyin gerçek, çılgın ve bir o kadar da fizik kurallarına uygun olması için set tasarımında çıtayı bir üste taşıdılar. O alev saçan gitar, aracın üstündeki amfiler, filmde gördüğünüz bütün o set çalışıyor! Bu efekt CGI ile yapılabilecek bir şey değil, denense bu kadar gerçekçi olmazdı. Zaten bu sebeple de tartışmasız filmin en akılda kalıcı sahnesi buydu. 

Animatronikler

10007977506_1dcccf9e12_b

CGI’ın var olmadığı ya da gerçekçi gözükmediği dönemde canavarların yaratılması mühendislik, kostüm tasarımı ve perspektifin birleşimi gerekiyordu. Bu sebeple 1980’lerin en başarılı bilim kurgu filmlerindeki insan dışı karakterler CGI desteği olmadan yaratıldı. Alien, Predator, T-Rex derken sinema tarihine altın harflerle yazılmış bu karakterler aslında animatronik mühendislik harikaları.

1993 seneli Jurassic Park filminin ikonik sahnelerinden birinde T-Rex yağmur altında insanlara saldırıyor, arabalarını ezip parçalıyor. T-Rex’in hidrolik iskeleti, üzerine oturtulan kalıp ve üzerindeki detaylı renklendirme sayesinde gerçek bir dinazoru izlediğimi düşünmedim değil. Bu mühendislik harikası animatronikler sayesinde ne Alien ne de Jurassic Park izlerken CGI hatasının filmi zehirleme riski altındayız. Bunun için James Cameron ve Steven Spielberg gibi dahi yönetmenlerin yanı sıra Stan Winston gibi özel efekt uzmanlarına teşekkür borçluyuz.

Makyaj, Kostüm ve Perspektif

two_towers_024

CGI ile yaratılan filmler ekosisteminde kişisel olarak sinirime en çok dokunan kısım tam da burası. Her yerde gri taytlı aktörler görmekten siz de sıkılmadınız mı? Andy Serkis’in hayat verdiği veya Hulk gibi boyut olarak imkansıza yaklaşan karakterlerde bahsetmiyorum tabii ki de. Makyaj, plastik eklentiler ve perspektif hileleri ile gerçek hayatta önümüze konulabilecek karakterlerin CGI rahatlığında yaratılması beni gerçekten üzüyor. Sanki live-action filmler kendi yaratabildikleri sihrin yerini teknolojiye vermiş gibi bir hissiyata kapılıyorum.

Peter Jackson’ın efsane üçlemesi The Lord of the Rings ile o kadar da efsane olmayan üçlemesi The Hobbit’i ele alalım. Aynı evren, aynı kurallar geçerli. Hatta yeri geldiğinde aynı aktörler ve karakterler bile var. The LotR üçlemesi, sinema tarihinin en iyi üçlemesi desem karşı çıkacak biri zor bulunur. Sinematografi, yönetmenlik, casting, set tasarımı, müzik derken her film kendi içinde bir başyapıt. Filmlerin perde arkasını sevenler için ise bu üçleme tam bir şölen. Makyaj ve kostüm ile yaratılan orklardan, Gandalf ve Hobbit’lerin perspektif ustalığı gerektiren çekimlerine kadar, bilgisayar kullanılmadan çekilebilecek her detay fiziksel olarak özel efektler kullanılarak yaratılmış. The Hobbit üçlemesine baktığımızda ise bilgisayar yapımı orklar ve etrafı yeşil ekranla sarılı Sir Ian McKellen’ı görüyoruz. Gerçekten yazık.

Yazık diyen sadece ben değilim, birçok oyuncu bu konudaki sıkıntılarını defalarca dile getirdiler: Gri tayttan sıkılan Mark Ruffalo, sinemanın yeşil perdeye olan tutkusundan sıkılan Sir Ian McKellen, CGI takımı alay konusu olan Ryan Reynolds gibi isimler listenin başında yer alıyor. Yeşil perde önünde yalnız rol almak, bir oyuncu için oldukça zor. Enerji alışverişi yapabildiğin karşı bir oyuncu veya dokunabildiğin nesneler olmaması oyuncular işleri biraz daha zorlaştırıyor. Aynı şey kostüm için de geçerli, kıyafetler ve dış görünüş karakterlerin yapı taşlarından biridir. Açıkçası Comic Con gibi festivallerde kısıtlı bütçeyle harika kostümler çıkaran insanları gördükçe, CGI’ya güvenen film sektörü gözümde büyüsünü kaybetmeye başlıyor. 

Mekan, Patlamalar ve Aksiyon Sahneleri

maxresdefault

Son olarak CGI’ın en sık karşımıza çıktığı yer mekan tasarımları. Stüdyoda yeşil ekran önünde film çekmek, sıfırdan büyük setler yaratmaktan kat be kat daha kolay, üstelik daha ucuz. Buna rağmen, bize gerçekten yaşanabilecek olayları sunmak için elinden geleni yapan yapımlara saygım sonsuz. Christopher Nolan, bu anlamdaki en vizyoner yönetmenlerden biri, en popüler örneği ise Inception. Dönen koridor sahnesi, Paris sokağında etraftaki nesnelerin bir anda havaya uçması derken gerçek hayatta yapılabilecek bütün mekansal efektler fiziksel olarak yapıldı, sonuç ise muazzam. Yıllardır beraber çalıştığı sinematografı Wally Pfister ve set tasarımcısı Chris Corbould’un da bu sahnelerdeki emekleri büyük. 

Oyuncu ve dublörlerin aksiyon sahnelerinde ellerinden geldiğince mekanla bir olduğu filmlerde CGI’dan kaçınmak, filme başka bir göz ile bakmamızı sağlamıyor mu? Bunun en büyük örneği, Mission Impossible ve tabii ki Tom Cruise. Adam uçaklardan mı sallanmadı, Burj Khalifa’lara mı çıkmadı! Kendi aksiyon sahnelerini üstlenen bu muhteşem aktörü yeşil ekrana koymak, gerek Burj Khalifa sahnesine gerekse aksiyon sahnesi koordinatörlerine yazık olurdu. Aynı şekilde yine Christopher Nolan’a dönecek olursak, The Dark Knight Rises filminde Bane’in uçaktan kaçış sahnesindeki her şey gerçek uçaklar, dublörler ve kuklalar ile gerçekleşti. Bane patlayıcılar ile uçağı söktükten sonra aşağı gerçekten bir uçak düştü, ve beyaz uçak arkasından sallanan iki adet kukla ile İskoçya semalarında uçmaya devam etti. Emek var diye boşuna demiyorum, fiziksel olarak yapılabiliyorsa o zaman Nolan bunu yapıyor.

Her Mecranın Sihri Kendine Mi?

wetatop

Her ne kadar sıkça denense de, sinema kısıtlanamaz bir mecra. Her yiğidin yoğurt yiyişi farklıdır derler, her yönetmen de live-action filmleri kendi vizyonu ile çekme hakkına sahip. İster CGI ister özel efekt, ister tamamen animasyon, isterse de hibrid filmler olsun; live-action film çekmenin binlerce yolu var. Kimi bütçe ister, kimi de emek. Yeter ki anlatılan hikayeye uyacak olan sihir bulunsun. Hikaye kendini en iyi anlatabileceği mecrada çekilsin, geçmişte yaratılan sihir de para uğruna bozulmasın. 

Yazar

Dizi bağımlısı bir beyaz yakalı. Esprileri komik diyebiliriz, bugüne kadar bir tek müdürünü güldüremedi. Kedisine çekmiş, en büyük zevki miskin miskin yatmak. Kendisi ve kedisini sosyal medyada bulabilirsiniz. @asliozkeles

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.