ÇENGELLİ İĞNE Bilim Kurgunun Yakasına Nasıl Tutturuldu?
Son güncelleme: 2 Ağustos 2019
Punk ideolojisi, Punk kültürü ile ilişkili olarak ortaya çıkan fikirler bütünüdür.
Temel amacı olabildiğince fazla özgürlük tanımak olan düşünce sistemi, bireycilik, otorite karşıtlığı, şart olmamakla beraber politik anarşi, özgür düşünce ve ahlakı içerir. Punk’ın dünyaya karamsar bir bakışı vardır çünkü modern uygarlık, insanlık üzerinde bilinçli bir baskı kurmaktadır. Punk, düşüncelerini Punk rock, fanzinler ve konuşma yoluyla yaymaya çabalar.
İnsanları şok etme, isyan ve hoşnutsuzluk ile başlayan dalga, daha sonra sosyal aktivizme dönüşür. …ciddi dünya meseleleri hakkında önemli tespitler yerleştirdiler ve gençleri dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek için çağrıda bulundular.
Sibernetik temalı Geek Dosya serisine, insanı insan yapanın ne olduğu ve siber organizmalar konusuna şüpheyle yaklaşan Theseus’un Gemisinin Cybermen İle Ne İlgisi Var? yazısıyla hızlı bir giriş yapmıştık. O yazıda sibernetik kavramının yanına koyup ilişkilerini incelediğimiz kavram organizma idi. Yazının girişinde bu günlerin ulaşması güç internet ansiklopedisi Wikipedia’dan yapılan alıntıdan da anlayacağınız üzere, bu sefer organizma gibi biyolojik bir konudan çok uzak ama sibernetik ile bir araya geldiğinde en az onun kadar derin çıkarımlara sebebiyet verecek Punk kavramını, sibernetik ile aynı kapta eritip irdeleyeceğiz. Bir olguyu isimlendirmeden onun varlığını bir türlü kabullenemeyen bizler, sibernetik ve Punk’ın homojen karışımını da isimsiz bırakmış değiliz: Sibernetiğin mekanik, elektronik ve özellikle de sanal yönüyle; Punk’ın aykırı, kaotik ve özellikle ikilemci tavrının bilimkurgu tabanında kompoze olmasına ve buradan alınan ilhamdan oluşan edebi alt türe verdiğimiz isim, bütün çekiciliği ile “cyberpunk” olmuş.
Yapılan alıntıdan ideolojisi hakkında fikir edindiğimiz Punk’ın, bir de kültürel şemali hakkında izlenim yaratmadan cyberpunk alt türünün zihinlerde anlam kazanması düşünülemez. Bu nedenle, biraz gevezeliği mazur görün: Punk; doğuşu, yayılışı, sinişiyle ve de müziği, tarzı, meskeniyle tek başına sonu gelmeyen tartışmalara, sayfa yetmeyen makalelere konu olacak kadar sansasyonel bir kültür. Ancak genel bir fikir vermek adına kısaca üzerinden geçilmesi gerektiğinde Punk: modern kapitalist ve baskıcı sisteme çark olmak istemeyen bir neslin; suç-adalet, bireycilik-örgütçülük, yaşam-ölüm, eşitlik-sosyal darwinizm, anarşi-sosyalizm olguları arasında düştüğü ikilemden beslenen ve bu ikilemin sebep olduğu umutsuz ve kaotik bakışa sahip bir kültürdür. Bu kültürü yaşayan bireyler için hayat genellikle, nasıl yaşanması gerektiği düşünülürken biten bir süreç olmuştur. Bu sonsuz düşünme hali ve bu halin sebebiyet verdiği düşünme halinden kurtulma isteği; Punk neslini alkol, uyuşturucu, şiddet gibi dikkat dağıtıcı kötü alışkanlıklara itmiştir.

Peki bu derece düzensiz ve kararsız bir ideoloji ve kültürle, sibernetik gibi düzene ve işleve dayanan bir kavram nasıl oldu da bilimkurgu edebiyatı tabanında bir araya gelerek cyberpunk türünü oluşturabildi? Aslına bakarsanız, ilk cyberpunk eserlerinde Punk kültürüne açık bir öykünme ve de kasıtlı bir paralelleşme sergilenmediği de göz önünde bulundurulduğunda, cyberpunk isminin bir kaza kurşunu olduğu düşünülebilir. Ancak bu birlikteliğin bir kazadan daha ötesi olduğu görülmek istenirse cyberpunkın genel kültüre salkımlanışının filizlendiği yerin, bilimkurgu edebiyatının biraz kurcalanması gerekir:
90’lar öncesi bilim kurgusunun penceresinden geleceğe bakıldığında görülen genellikle iki büyük kutuptu. Bir tarafta, sanallaşan teknolojinin getirisinin götürüsünden fazlalığına güvenini henüz kaybetmemiş insanlar; teknolojiyi neredeyse aşkla kucaklıyor, onu merkeze alan ütopyalar kuruyordu. İyimser tarafa göre sesi daha az çıkan öteki tarafta ise teknoloji eninde sonunda kötücül bir güce dönüşüyor ya da kötücül güçlerin elinde yükseliyordu. Bu tarafları popüler sinema örnekleriyle desteklemek istersek iyimser tarafa Back to the Future’ın hoverboardlı 2015’ini, kötümser tarafa A Space Odyssey’nin katil otomatik pilotlu 2001’ini yerleştirebiliriz. Fakat 90’lara kadar popüler kültüre hükmedemeyecek de olsalar 80’lerin ilk yıllarında sert bilimkurgu yazarları, yazdıkları kısa hikayelerde alternatif bir geleceğin taslağını çıkarmaya başladılar: Ya gelecekte sanal teknoloji, ekstrem iki kutuptan birine çekilmek yerine, aynı zamanında Sanayi Devrimi’yle yerkürenin üzerine aniden çöken mekanik teknoloji gibi bir etki-tepkiye sebep olursa? Yani ya yeni nesil teknoloji yeryüzünün düzenini iyi ya da kötü yöne doğru baştan sona değiştirmektense bütün getiri ve götürüleriyle mevcut kapitalist dünya düzenini daha acımasız ve fiziken gelişmiş bir noktaya taşırsa? Sanayi Devrimi sonrası İngiltere’yi ve Batılı şirketleri düşünün, daha mantıklı değil mi?

Bu gelecek alternatifini bizden biraz daha önce, 80’lerin başında mantıklı bulan Tom Maddox, Pat Catigan, William Gibson gibi yazarlar bu tip bir geleceğe -henüz daha sert bilim kurgu kabul edilen- hikayelerinde yer vermeye başlamışlardı. Bu yazarlar henüz kendi gelecek kurgularını roman gibi geniş bir anlatım platformuna taşımadan önce hikayelerinde, sanal teknolojinin aniden atılımda bulunduğu ama bu atılımın kötücül ya da pür iyi sonuçlar doğurmadığı, bunun yerine genel atmosferde sanal teknoloji öncesi ve sonrasının ikilemini yaşayan şehir ve toplum portreleri çiziyorlardı. Bu ikilemci gelecek kurgusunu romana taşıma cesaretini gösteren ve bu kurgunun başlı başına bir alt tür olmasına sebebiyet veren yazar ise şimdilerde cyberpunkın babası kabul edilen William Gibson oldu.
Gibson, Neuromancer adını verdiği eserinde “Uzay Kovboyu” diye adlandırdığı kanunsuz hacker karakter Case’in bilincini “siberuzay” diye adlandırdığı sanal aleme gönderiyordu. Bu sanal âlemi oluşturan hâkim yazılım Wintermute ise romanın antagonisti konumundaydı. Böylece bir edebi eserde sanal alem ilk kez bu kadar efektif şekilde kullanılmış, üstelik her kurguda bulunan temel unsurlardan ikisinin (mekan ve antagonist) yerini tutmuştu. Gibson’ın Neuromancer’ını yaratıcı bir kötü teknoloji-iyi kurtarıcı bilim kurgusundan ötede tutmak ve bu eserin neden yeni bir türü yeşerttiğini açıklamak için roman içindeki birkaç detaya bakmalıyız. Öncelikle romanın ana karakteri Case naif bir kahraman değil, Wintermute ile mücadelesine kadar sanal âlemde hackerlik yaparak hayatını idame ettiren bir kanunsuz. Fakat Case aynı zamanda eylemlerine yön verecek trajediler yaşamış havalı bir anti-kahraman da değil. Case, sanal teknolojinin git gide hâkim olmaya başladığı modern dünyada bu gidişattan kolay yol sağlamış sıradan bir insan ve bir yandan da zaman zaman bu gidişatı sorgulayıp bedenini hissederek yaşadığı anlarla, hayranlık duyduğu sanal âlemde geçirdiği vakitten hangisini tercih edeceği ikilemini yaşayan bir genç. Bunun yanında, sanal alemde ve sanal alemin etkilediği gerçek dünyada kendi baskın sitemini kurmak isteyen Wintermute’u alt edecek olan roman boyu Case gibi gözükse de sonradan anlaşıldığı üzere Case’e yardım eden Neuromancer yazılımı olmasa Case’in elinden pek bir şey gelmeyeceği gerçeği var. Yani Gibson’ın eserinde ana karakter, yaşananları ikilem içinde takip edip tepki oluşturmaya çalışan bir genç ve günü mahveden de kurtaran da sanal teknolojinin ürünleri.

Yazının başından bu yana Punk ve Neuromancer hakkında yazılanlara ilginizi diri tutabildiyseniz göreceğiniz üzere; William Gibson, kitabın femme fatale karakteri Molly’nin ismini bir Punk rock grubunun isminden esinlenmesinin haricinde Punk kültürüne kasıtlı hiçbir gönderme yapmasa ve öykünmede bulunmasa bile; çizdiği odak birey, eleştirilen mercii ve geleceğe bakış şekli ile Punk kültürüne bariz paralel detaylar kaleme almış. Bu detaylar, zamanının Isaac Asimov’s Science Fiction Magazine editörü Gardner Dozois‘in gözünden kaçmadı. Dozois bir süre sürdürdüğü gözleminin ardından Neuromancer ile Gibson’ın; Bruce Sterling, Greg Bear, Lewis Shiner, Pat Cadigan, Tom Maddox gibi değerli bilim kurgu yazarlarına ilham verdiğini ve bu yazarların da eserlerinde Neuromancer’ın taşıdığı bazı paralellikleri taşıdığını gördü. Ayrıca Dozois’in tespitini yaptığı bir diğer şey Gibson ve onu takip eden yazarların iyi birer punk rock dinleyicisi olduğuydu; bu, yazarların eserlerinde isim seçerken punk şarkılara sıkça gönderme yapmasından anlaşılıyordu. 1984’te Dozois, bu yazarları Seksenlerde Bilim Kurgu adlı makalesinde Cyberpunklar olarak tanıttı. Böylece cyberpunk ismi kısmen bir pazarlama taktiği, kısmen hevesli bir yakıştırma olarak ilk kez Dozois’in ağzından duyuldu.
Medya ve okuyucu nezdinde çok tutulan cyberpunk yakıştırması başta Gibson ve başka diğer yazarlarca samimi bulunmasa da kelimenin temsil ettiği tarz, dönemin değerli birçok bilim kurgu yazarı tarafından benimsendi ve geliştirildi. Nihayetinde; çıkardığı fanzinlerle bu yazar grubunun sözcüsü gibi görünen Bruce Sterling, cyberpunk kelimesini kullanmaktan çekinmeyen ve türe bir çeşit manifesto olacak bir önsözle beraber türün değerli yazarlarının hikayelerinden oluşan kitabının adını Aynagözlükler: Cyberpunk Antalojisi koyduğunda Gibson’ın başlattığı ve el birliğiyle yayılan yangının adı cyberpunk olarak mühürlenmiş oldu. Bundan sonra teknolojiyi bir kurtarıcı değil de yaşamın içine işlemiş, çok sonuçlu bir sistem olarak tasvir eden ve teknolojiden üst noktada etkilenmiş karakterlerini gri bir kalemle çizen eserler cyberpunk olarak anılacaktı.
Cyberpunk, Sterling’in mührüyle eser künyelerine yazılacak kadar dişe dokunur, karın doyurur bir alt tür haline geldiğinde haliyle türün ayırt edici özellikleri de kendini göstermeye başladı. Cyberpunk’ın, teknolojinin iyice sanallaşacağı bir kurguda Punk karakterlerin protoganist seçilmesi dışında yine Punk ile ilintili ama bundan ibaret olmayan birtakım özellikleri ön plana çıktı. Bunlardan en kayda değer olanı kesinlikle yaratılan çevre. Cyberpunk eserlerde genelde iki çevreyle karşılaşırız: Birisi tahmin edeceğiniz gibi sanal alem, diğeri ise sanal alemlerin varlığından büyük ölçüde etkilenmiş gerçek dünya. Mevzubahis tür, bilim kurgunun bir dalıyken ve teknolojinin evrimini konu alıyorken yaratılan çevrenin şu anki dünyayla alakasız gözüküyor olmasını hayal etmek kolay. Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi bu türün atmosferine kafa yorulurken ilham alınan şeylerden biri Sanayi Devrimi’ydi. Bu yüzden cyberpunk bir çevrenin en önemli özelliği; doruk noktalara ulaştığı günlerin, eserin yazıldığı günlerin üzerine bir anda bırakılmış gibi olmasıdır. Cyberpunk şehirlerde -ki genelde metropoller üzerine yoğunlaşılmıştır- içinden devasa yayın kabloları geçirmek için ortadan yarılan eski binalar, bir Toyota Corolla’yı çizip geçen uçan polis araçları, neon berber tabelalarını gölgede bırakan devasa hologram reklamlar görülebilir.

İki zamanın ortasında kalmış gibi gözüken bu şehirlerin böyle gözükmesinin başlıca nedeni de baskıcı sistemi dayatan ya da bu sisteme alet olan otoritenin sanal alem dışındaki ona göre eski kalmış alemi umursamaz hale gelmesidir. Aynı Punk neslin savunduğu gibi otoriteler sıradan insanların yaşadıkları sıradan dünyayı sadece iş gücü sağlayacakları zaman muhatap alırlar. Yönetim ile halk arasındaki bu kopukluk da cyberpunk şehirlerde suç oranının, uyuşturucu kullanımının, yolsuzluğun ve çete, mafya gibi yer altı militan örgütlerinin veba gibi yayılmasına sebep olur. Mafyalar tutarlılığı etkileyebilecek güç merkezleri olduklarından ana odak olmadıkları sürece eserlerde pek yer alamasalar da Johnny Mnemonic gibi hikayelerde ikinci faktör olarak etkili kullanıldıkları da olmuştur. Teknolojinin ani atılımı ve onları umursamayışı sıradan halkın zaten kafasını karıştırıyorken bir de yaşadıkları çevrenin böylesine yoz bir hale gelmesiyle toplum, çok doğal bir süreçle vurdumduymaz bir hale gelir ve ilerleyen nesiller için aynı yozluk içinde yaşamak kaçınılmaz bir kısır döngü olur.
Çevrenin ve toplumun grotesk hali bizi cyberpunk türünün bir diğer ayırt edici unsuruna, odak karakterlere getiriyor. Elbette bahsedilen çevre ve toplumdan etkilenen bireyler de grotesk bir yapıya sahip olacaktır. Fakat neticede Punk bireyselci bir kültür olduğundan karakterleri daha yakından irdelemek gerekir: Cyberpunk eserlerde, yazarların odağa aldığı karakterler toplumdan etkilenmekle beraber kendilerini o toplumun dışında tutan karakterlerdir. Çünkü adı üstünde bu karakterler Punk özellikleri taşırlar. Sistemin baskısının farkındadırlar ve bu canlarını sıkan bir bilgidir. Bu sistemin çıkar yollarını ve çıkmazlarını kafalarında bir mesele olarak tutarlar fakat cyberpunk bireylerin toplumdan dışlanmışlığı kendi tercihleri olduklarından hışımla dönüp sistemi alt edeceklerine dair tehditler savuracak kadar mağdur ve dışlanmış hissetmezler. Benmerkezci düşünce yapıları onları akıllarındaki problemi çözmek adına büyük adımlar atmaktan geri tutar. Onların bu adımı atmak zorunda kalacakları bir noktaya gelmesini hikaye sağlayacaktır. Hikayeler bu karakterleri bir şekilde, hakkında bilinçli oldukları sistemle yüz yüze getirir, ancak bu noktada karakterler genel fayda sağlayacak adımlar atmanın cesaretini bulur.
Odak karakterlerin hikaye onları zorlayana kadar sisteme karşı bir eylem gerçekleştirmemesinin bireyselcilikten öte bir diğer sebebi de bu karakterlerin içten içe ya da açık açık sistemin ayakta tuttuğu siber aleme ve getirilerine duydukları hayranlıktır. Yanlış bulduklarını düzeltmeye çalışırken hayran olduklarını yok etmek bir endişe sebebidir. Karakterler zarar vermek istmedikleri teknolojiyle öyle iç içedirler ki cyberpunk eserlerin odak karakterleri genellikle zihnen ya da bedenen teknolojik bir uzva sahiptir, hatta bundan öte bu karakterler sibernetik organizmalar da olabilirler. Bu düşünsel ve fiziki iki yönlülük onları ikilemde bırakır. Bu yüzden zorunda kalmadıkça ya da büyük bir çıkar gözetmedikçe kendi yağlarında kavrulmayı tercih ederler.

Eğer artık cyberpunkın doğuşu ve içeriğiyle ilgili fikir sahibiysek, türün bilim kurgunun yakasına takılmış çengelli iğne biçiminde bir rozet oluşunun son safhasına, bir fikrin ya da görselin en kalabalık kitlelere ulaştığı son aşamaya gelelim. Atmosferiyle, karakterleriyle, edebiyat dünyasında yarattığı sansasyonlarla böylesine dikkat çeken bir türü sanatın en gösterişçi dalının, sinemanın keşfetmesi de pek uzun sürmez: Sürecini açıkladığımız gibi cyberpunkın önce bilim kurgu edebiyatının ellerinde hayat bulduğu bir gerçek. Ancak bu türe hayat veren Neuromancer’ın yayınlandığı 1984 yılından iki yıl önce 1982’de Ridley Scott; daha sonra cyberpunk olarak anılacak stile birebir uyan ve hatta nasıl Neuromancer kendini takip eden romanlara ön ayak olduysa, cyberpunkı sinemaya taşıyacak sonraki filmlere yön verecek bir filme imza atar. Bu film bilim kurgu edebiyatının babalarından Philip K. Dick’in Androidler Elektrikli Koyun Düşler Mi? romanından bazı estetik farklılıklar gözetilerek uyarlanan Blade Runner filmidir. Bu estetik farklılıklar kitabı fütüristik bilim kurgu sınırlarında tutarken filme cyberpunk bilim kurgusunun izlerini bırakır. Öyle ki Neuromancer’ın yazarı William Gibson, gördüklerinin kendi yaratmakta olduğu evrene fazlasıyla benzemesiyle şok olup Blade Runner filmini yarıda bırakarak terk ettiğini itiraf eder. Özellikle bu beyandan sonra Blade Runner’ın cyberpunk atmosferini sinema perdesine yansıtan ilk film olduğunu söylersek hata yapmış olmayız.
Bu ilk kurşundan sonra sinema cyberpunkı kendine mal etmek için kollarını sıvar: Paul Verhoeven, cyborg filmlerine yeni bir tat getiren Robocop filmindeki başarısından sonra bir de taze tür cyberpunk üzerinde şansını deneyerek Dick’in bir kısa hikayesinden uyarladığı Total Recall‘a imza atar. Total Recall erken denemelerden biri olmasıyla cyberpunk sineması için değerli bir filmdir ancak sanal ve gerçekliği ayırt etmeyi olanaksızlaştıran bir yazılım fikrinin güzelliğine rağmen filmde ön plana Schwarzenneger ve aksiyon sahnelerinin çıkması, cyberpunktan beklenen derinliğin filmde bulunmaması Total Recall’un iyi bir denemeden öteye gidememesine sebep olur. (Filmin 2013’teki yeniden yapımı cyberpunk atmosferini başarılı yansıtır ancak konusuyla atasının hatasını tekrarlar.) Aynı yılın sonlarına doğru vizyon bulan Hardware de apaçık bir cyberpunk denemesidir fakat sibernetik organizmalar ve bilgisayar programların sığ işlenişi ve sahne/kostüm tasarımlarının tarzından dolayı film daha çok retro-fütüristik bilim kurgu olarak yorumlanır.

Cyberpunka sinemada kayda değer bir çıta veren eser hiç şaşırtıcı olmayarak Johnny Mnemonic‘tir. Bu eserin cyberpunk türünde başarısının şaşırtıcı olmamasının sebebiyse esere ilham verenin William Gibson’a ait bir kısa hikaye olmasıdır. Önemli bir veriyi kafasının içinde taşıyaması gereken Johnny’nin verinin peşinde olan yer altı organizasyonlarıyla ve beynine zarar veren verinin kendisiyle mücadelesini izlediğimiz Johnny Mnemonic değerli bir sinema örneği olmasa da beirleyici bir cyberpunk örneği kabul edilir. Ardından Iain Softley, Hackers filmiyle cyberpunkın Punk yönünü alabilen ancak öngördüğü üstün teknolojiyi yansıtmayan Hackers filmini izleyiciye sunar. Bu Amerikan yapımlarının ardından dünyanın doğusundan, Japonya’dan Ghost in the Shell; türün yaratıcısı olan milleti utandıracak denli başarılı bir cyberpunk atmoseri çizerek cyberpunk kavramına hak ettiği değeri sinema nezdinde verir. Görünen o ki cyberpunkı dünya sinemasına tanıtacak olanlar Japonlar olacaktır.
Ancak dört yıl sonra Wachowski Kardeşler ellerinde öyle bir şeyle sinema izleyicisinin karşısına çıkar ki o andan sonra cyberpunk türünün flamasını taşıyacaklar yine Amerikalılar olacaktır. Wachowski Kardeşler’in ikinci yönetmenlik denemesi olan ve aynı zamanda yazarlığını yaptıkları The Matrix; siberuzay, baskı sistemi, benmerkez, kanunsuzluk üzerine söyledikleriyle cyberpunkı sadece dikkate değer bir tür değil, döneminin en dikkat çeken türü yapacaktır. Kimi yorumcularca The Matrix, Neuromancer’a kopyalacak kadar öykündüğü eleştirisiyle suçlanır fakat cyberpunk sinemasını hala etkilemekte olan The Matrix’in anlatım dilindeki, görselliğindeki, olay yazarlığındaki başarısını kimse inkar etmez. Böylece The Matrix kendin sonra gelen, hala günümüzde de üretilmeye devam eden cyberpunk eserlerin feneri kabul edilir.
Evet, sandığımdan çok daha uzun bir soluk gerektiren bir Geek Dosya’nın daha noktasını koyuyoruz. Yalnız yazının sonuna bir noktadan ziyade soru işareti koymak niyetindeyim, eğer isterseniz cevabınızı Geekmuhit üzerinden yazabilirsiniz: Elimden geldiği kadar anlaşılır kılarak anlatmaya çalıştığım cyberpunk atmosferinin bir kurgu olmaktan çıkıp yaşanan bir gerçek olmasına çok zaman kaldığını düşünüyor musunuz? Veyahut çoktan o noktaya vardık mı dersiniz?
Lord olmak için yola çıkan gariban geek kendini bir anda yazar olarak buldu. Geek kültürüyle küçük şakalaşmalarını, sinemayla flörtlerini yazıya dökmek için burada. Muhitte Geek_Lord olarak bulabilirsiniz.
Tüm yazıları (267)
Yorum Yap