Homo habilis… Modern insan Homo sapiens’in ilk insan atası, alet yapabilen ve kullanabilen, yetenekli insan. İnsanlığın başlangıcı, çevreye göre şekillenmeyi bırakıp çevreyi şekillendirmeye başlamasıyla olmuştur. Yani aletler ve alet kullanımı, insanı diğer hayvanlardan ayırmış ve insanın kendini daha önce doğanın bir parçasıyken doğanın dışında ve zamanla üstünde görmesine neden olmuştur. Bu üstünlük anlayışı zamanla öyle bir hâl almıştır ki insan kendini dünyanın ve hatta evrenin merkezine yerleştirmiştir. Neredeyse 500 yıl öncesine kadar bilimsel yahut dini çeşitli argümanlarla sağlamlaştırılan insanın tahtı -darbeleri vuranların her ne kadar böyle bir niyetleri olmasa da- üç büyük darbe ile tepeden tırnağa sarsılmış ve insan, kendine daha mütevazı bir bakış açısıyla bakmaya başlamıştır.

Her ne kadar Copernicus’tan önce de güneş merkezli (heliosentrik) evren modelleri ortaya atılmış olsa da o dönemde hakim olan görüş, Ptolemaios’un (Batlamyus) dünya merkezli (geosentrik) evren modeliydi. Dünya ve dolayısıyla insan, evrenin ve yaratılışın merkezindeydi. Diğer gezegenler, Güneş, Ay -gerçi Ay hâlen Dünya’nın etrafında dönüyor- hepsi, Dünya’nın etrafında dönmekteydi. Tüm evren insan için vardı. Ancak 1543’te Nicolaus Copernicus, bilim tarihinde bir dönüm noktası olan “Göksel Kürelerin Devinimi Üzerine” (De revolutionibus orbium coelestium) adlı eseri ile astronomi alanında yeni bir çağ açmış ve Dünya’yı evrenin merkezinden kopararak Güneş’in çevresinde dönen bir gezegen konumuna indirgemiştir. İnsan artık evrenin merkezinde değildi ve Copernicus’tan sonra evren, bir daha asla eskisi gibi olmayacaktı.

İlk darbeden sonra insan, evrenin merkezinden kovulmuştu ama hâlâ yeryüzünün efendisi ve yaratılışın zirvesi konumundaydı. Tüm canlılar onun için vardı; tüm denizler, tüm yeryüzü onundu. Sonuçta o İnsan’dı, hepsinin üstündeydi, Dünya’nın hâkimiydi o. Ta ki, 1859 yılında, Charles Darwin adında bir doğa tarihçisi ve biyolog, “Doğal Seçilim ile Türlerin Kökeni” (On the Origin of Species by Means of Natural Selection) adlı çalışmasıyla gelene kadar…

Darwin, tüm canlı türlerinin ortak bir ya da birkaç atadan, doğal seçilim yoluyla sürekli bir farklılaşma sürecinde ortaya çıktıkları teorisini, çeşitli kanıtlarla destekleyerek ortaya atmış ve insanı yaratılışın zirvesinden alıp doğanın bir parçası hâline getirmiştir. Şüphesiz bu pek çokları için kabullenmesi zor bir gerçek olmuş olsa da her geçen gün, yeni gözlem ve kanıtlarla daha fazla insan –Düz Dünyacılar gibi düpedüz aşikar olanı reddedenler dışında- türlerin çeşitliliğinin ve insanın kökeninin doğru ve mantıklı bir açıklaması olarak evrimi kabul etmektedir.

Ancak insanların binlerce yıldır süregelen üstünlük duygusu kolay kolay kaybolacak gibi değildi. Her ne kadar diğer canlı türleriyle ortak bir atadan geliyor olsa da şimdiye kadar başardıklarıyla, sahip oldukları kültür ve inşa ettikleri medeniyetlerle insan, tür olarak yine de üstündü. Yeryüzündeki insan dışı canlıların en gelişmişi bile sadece içgüdüleri ile hareket ederken insan düşünerek ve düşündüklerini mantık süzgecinden geçirerek davranışlarına karar vermekteydi. Akıl ve mantık insanı ayrı ve üstün kılmaktaydı. İnsanın taksonomik olarak kendine verdiği ad da bunun ispatıdır: Homo sapiens (düşünen insan) ve hatta Homo sapiens sapiens (düşündüğünün üzerine düşünen insan)…

Derken Viyana’da Freud, devrim yaratacak görüşleri ile sahneye çıkar. Kariyerine nöroloji ve özellikle nöro-anatomi üzerine yaptığı çalışmalarla başlayan Sigmund Freud, daha sonra kendi kurduğu ve 1896 yılında psikanaliz adını verdiği klinik yöntem ile psikopatolojik hastaların tedavisine farklı bir boyut kazandırmış ve insanın bilinçli ve mantıklı olduğu kabul edilen zihinsel süreçlerine bambaşka bir gözle bakmamızı sağlamıştır. 

Freud bizlere, istenilmediği, kabullenilmediği veya yasaklandığı için bastırılan arzuları, hatırlanmak istenmeyen anıları, temel biyolojik içgüdüleri barındıran “bilindışı”nın, bilinçli düşünce ve davranışlar üzerinde ne kadar etkin olduğunu ve Vilayanur Ramachandran’ın sözleriyle “insan hayatının geçmişten gelen saçma arzular ve tesadüflerle beslenen bir bataklık üzerine kurulmuş” olduğunu göstermiştir. Düşünerek, akıl ve mantık çerçevesinde kararlar aldığına inanırken, tıpkı diğer canlılar gibi temelde içgüdü ve dürtüleriyle hareket ettiğini fark etmek insana üçüncü büyük darbeyi vurmuştur.

Sonuç olarak bilim, insanı evrenin merkezindeki tahtından indirmiş; onu, önemsiz bir yıldızın etrafında dönen, üzerinde birçok canlı türünün yaşadığı basit bir gezegende, Sagan’ın sözleriyle “uzayın karanlığı içinde yalnız bir toz zerresi”nde yaşayan türlerden birine indirgemiştir.

Peki tüm hikâye bu kadar mı? Yine Ramachandran’ın sözleriyle ifade edecek olursak “Neden hem hayvanlar aleminin bir dalı hem de evrendeki tümüyle eşsiz ve muhteşem bir fenomen olmayalım?

Işık kirliliğinin olmadığı bir yerde, bulutsuz bir gecede gökyüzüne baktığımızda gördüğümüz binlerce göz alıcı mücevherden oluşan manzara, çoğumuzun hayranlıkla büyülenmesine, kimimizin de kendini küçük ve önemsiz hissetmesine neden olur. En yakını bize dört ışık yılından daha uzak olan, hayal bile edemeyeceğimiz uzaklıklarda asla erişemeyeceğimiz yıldızlar… Ama biz, o yıldızların bir parçasıyız. Yapıtaşlarımız, o yıldızların yüreklerindeki fırınlarda oluştu. Biz evrenin bir parçasıyız, evren de bizim bir parçamız. Richard Feynman’ın şiirinde yazdığı gibi,

Beşikten çıkıp, kuru karaya ayak basıp işte burada duruyor:
Bilince sahip atomlar, meraka sahip madde…
Denizde duruyor, düşünmek üzerine düşünüyor:
Ben, atomlardan oluşan bir evrenim, evren içerisinde bir atomum.

Feynman

Biz buyuz işte; sayısız yıldızın çekirdeğinde oluşan atomların, sonsuz bir zaman boyu boşlukta savrularak çeşitli etkenler sonucu bir araya gelmesiyle oluşan, evrenin kendi hakkında düşünebilen parçası. Bu, hiç de küçük görülebilecek bir şey değil.

Yazan: Mert Altıntaş

Author

Dünyanın en ihtiyacı olduğu anda ortaya çıkarak çeşitli konularda fikirlerini belirten yazarlar. Bir konuk yazar asla geç yazmaz, erken de yazmaz. Onlar, tam yazmaları gereken zamanda yazarlar.

1 Comment

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.