“Affedersiniz ama Mösyö Poirot, ben sizi hiç anlayamıyorum.”

Poirot, “Ben de kendimi anlayamıyorum,” dedi. “Hiçbir şeyi anlayamıyorum. Ve bu da beni endişelendiriyor.”

Güzel bir dedektiflik hikâyesi izlemeyeli uzun zaman olmuştu. Böyle hakikatiyle bir gizemi açığa çıkarmaya çalışan en son film yanlış hatırlamıyorsam 2017 yılında çıkan Murder on The Orient Express filmiydi. Eğer Agatha Christie‘nin aynı isimli eserini okuduysanız sonunu bildiğiniz bir hikâyenin ünlü oyuncularla anlatılışını izlemişsinizdir, bir bulmaca çözme hırsınız ise doğal olarak kursağınızda kalmıştır. Rian Johnson’ın Agatha Christie romanlarından esinlenerek yazıp yönettiği Knives Out, işte tam olarak o hırsı karşılayan bir film.

Rian Johnson’ın birbiri ardına gelen ters köşelerle seyircinin kafasında soru işareti bırakmayı sevdiğini The Last Jedi izleyen herkes biliyordur. Bu hikâye anlatım tarzının en çok uyduğu janra da katil bulmaya yönelik dedektiflik hikâyeleri olunca, Johnson’ın senaryo yazımındaki becerisi resmen layığını bulmuş. Büyük ve eski bir malikane, karmaşık ilişkilere sahip bir aile ve ansızın hayatını kaybeden yaşlı bir edebiyat baronu yeterince güzel ve nostaljik bir hikâyenin vaadini veriyor. Birbirleri etrafına inşa edilen karakterler ve etrafa serpiştirilen ufak ipuçları ile Johnson, çözmesi eğlenceli bir gizem yaratmış. Filmin görsel yönü senaryosunu destekler yönde. Johnson bu ipuçlarını o kadar güzel göstermiş ki eğer bu tarz hikâyelere aşinaysanız ipuçları Çehov’un silahına dönüşüyor. Adeta kamerasıyla “Bak bak orada ne var!” dermişcesine bizim de ipuçlarının peşinden gitmemizi sağlıyor. Dedektiflik hikâyeleriyle haşır neşir olmayan kesim dâhil herkes için, filmi ikinci kez izlediğinde Johnson’ın bıraktığı bu ipuçlarını bulmak eminim çok zevkli olacaktır.

Filmde en ilgi çekici isim tabii ki Daniel Craig’in canlandırdığı Dedektif Benoit Blanc. Adındaki Fransızlık ile Mösyö Hercules Poirot’ta selam çakan Dedektif Blanc, kendine has eksantrik bir havaya sahip. Her dedektif gibi oldukça zeki fakat tanıdığımız diğer ünlü dedektiflerin aksine biraz daha tatlı bir karakter. James Bond gibi sert mizaçlı biri olarak beynime kazınmış Daniel Craig’e karşı bu kadar sempati duymayı beklemiyordum doğrusu. Keza aynı şekilde yılların Captain America’sı Chris Evans’ı da ailenin zengin züppesi rolünde görmek beni oldukça şaşırttı. Fakat bu ikili dâhil kadrodaki herkes cuk oturmuş diyebilirim. Aşırı karizmatik bir insan olan Linda rolüyle Jamie Lee Curtis ve bayıla bayıla nefret ettiğim Joni karakteriyle Toni Collette, filmin parlayan isimleri olmuş.

Spoilersız şöyle bir kabasını aldıysak filmin spoilerlı kısımlarına da girebiliriz. Ancak dikkatli ilerleyin, bundan sonraki paragraflar filmin sonu dâhil birçok spoiler ile dolu.

Johnson’ın senaryoda keskin dönüşleri sevdiğinden yukarıda da bahsettim, izninizle biraz açmak isterim. Film yılların kültleşmiş kutu oyunu Clue’yu andıran bir şekilde başlıyor: Bir yemek partisi sonrası öldürülen Harlan Thrombey’nin cinayeti için partinin konukları baş şüpheli olarak sorgulanıyor. Harlan Bey’in intihar ettiği düşünülürken Dedektif Blanc’ın işe alınmasıyla konu intihar vakasından bir cinayet soruşturmasına kayıyor. Koltuğa rahat bir şekilde oturup gizemi çözmeye başlarken ilk dönüm noktası, daha filmin ilk çeyreğinde karşımıza çıkıyor: Harlan’ı ev hemşiresi Marta öldürmüş! Üstelik bilerek de değil, yanlışlıkla! Hatta o bile öldürmemiş, Harlan ölüm döşeğindeyken kendi canına kıymış! Bir de ünlü bir polisiye roman yazarı olan Harlan, ölmeden önce de hemşiresine polisten kaçması için yardım etmiş! 

Katilin kim olduğunu bildikten sonra ortada bir gizem mizem kalmıyor. Bu ilk dönüm noktasından sonra Marta’nın soruşturmadan nasıl kurtulacağını izlemeye başlıyoruz. Acaba Dedektif Blanc’ı atlatabilecek mi? Onun katil olduğunu kim öğrenecek? Marta, varis durumunda olmadığı için soruşturmadaki en masum kişi, bu sebeple de Blanc onun yardımını istiyor. Derken Harlan’ın bütün mal varlığını hemşiresine bıraktığını öğreniyoruz. Bütün gözlerin kendisine çevrilmesi dolayısıyla inanılmaz bir baskı hisseden Marta, ailenin züppe çocuğu Ransom ile kaçıyor. Yalan söylediği zaman kusmasına sebep olan bir hastalığa sahip Marta’nın bu durumdan nasıl kurtulacağını düşüne duralım, Marta yemek esnasında patır patır her şeyi anlatıyor! Ransom’ın ona kurtulmasına yardım etmeyi teklif etmesi üzerine hikâyenin akışı bir kez daha değişiyor. Hikâyenin ikinci dönüm noktası bu anda oluyor ve biz bu noktadan itibaren Bonnie ve Clyde usulü, kaçak suçlu çift macerası izliyoruz. 

Sözü uzatıp bütün filmi anlatmaya gerek yok, filmi izlediyseniz meramımı anlamışsınızdır. Biz, bir türlü hikâye izlediğimizi düşünürken Rian Johnson devamlı olarak bizi kolumuzdan tutup bambaşka bir hikâyeye çekiyor. Bir an cinayeti araştırırken öteki sahnede katille beraber polislerden kaçıyoruz. Marta hapse girmekten nasıl kurtulacak derken meğersem katilin o olmadığını öğreniyoruz. Polisiye hikâyelerin en tatlı yanı, dedektifin bulduğu her ipucu ile birlikte sizin de kendi dedektiflik ânınızı yaşamanızdır. Hikâyede dedektif bir nevi sizle konuşur; siz, onun ekibindeki gizli kişisinizdir. Mösyö Poirot ile birlikte siz de ipuçlarını birleştirmeye çalışırsınız. Fakat Johnson dedektif hikâyelerinin bu özelliğini olabildiğince kendine uyan bir gerçekliğe göre bükmüş. Sadece yeni ipuçları bulmuyoruz, yeni hikâyelerin içine giriyoruz. Hâl böyle olunca ipuçlarını birleştirmek bir kenarda dursun, onları yakalamak bile karmaşıklaşıyor. 

İtiraf etmem gerekirse filmin sonuna kadar hikâyelerdeki bu değişim beni rahatsız etmişti. Defalarca “Bırak da dedektif hikâyesi izleyelim” derken buldum kendimi. Filmin verdiği vaadi yerine getirmediğini düşünüp sinirlendim. Eğer filmi bu kızgınlıkla değil de biraz daha dikkatli izleseydim aslında hatalı olduğumu ve dedektif filminden hiç çıkmadığımı anlardım. Ransom’ın Marta’ya yardım etmeyi kabul etmesi ve akabinde gelişen olaylar, aslında Marta’nın iyi kalbine ve entrikadan uzak kişiliğine giden bir ipucu. Marta evden kaçmaya çalışırken evin ninesi onu görüp Ransom ile karıştırmıştı. Öte yandan Ransom, dedesini öldüren Marta’ya gözü kapalı yardım etmeyi kabul etmişti. Ransom Harlan’ın mirasından çıkmıştı ve Marta ona parasını vermeyi kabul etmişti. Fakat Ransom gibi biri Marta’ya bu kadar çabuk nasıl güvenebildi?

Marta’nın Harlan’ın ölümünden sorumlu olduğunu öğrendiğimiz an ben hikâyeyi kafamda bitirmiştim. Ancak filmde Dedektif Blanc’ın tekrar tekrar söylediği üzere, soruşturma daha bitmemişti. Hızlı gelişen olaylar ve aksiyon sahneleri bizi farklı hikâye anlatımlarına sürüklese de aslında hep tek bir hedefe doğru gidiyorduk: Harlan’ı kimin öldürdüğünü bulmak. Filmin zirve noktasında ise Johnson, film boyunca izlediğimiz her sahnenin bulmacaya nasıl oturduğunu ustaca bir biçimde gözler önüne serdi. Bir dedektiflik hikâyesinden beklediğimiz tam olarak da bu değil mi?

The Last Jedi’dan tanıdık gelen bir alışkanlık vardı bu filmde. Misal, filmin ilk yarısında geçen “(Ransom) hayatla sonuçları olmayan bir oyun gibi oynuyor, ta ki sahne silahı ile gerçek bıçağı ayırt edemeyene kadar.”  sözü, filmin sonunda Marta’nın hayatta kalmasında kritik bir role sahip. Linda’nın babasının ilgisini çekmek için aralarındaki küçük oyundan bahsetmesi, filmin sonunda eşinin onu aldattığını öğrenmesini sağlıyor. Fran’in son sözleri olan, en azından bizim öyle olduğunu düşündüğümüz, “You did this” yani “Bunu sen yaptın” cümlesi bile farklı bir anlama geliyor. Filmde nihai sonuca ulaştığını düşündüğümüz her karar, her obje veya kısacası her olay, bizi ters köşeye sokuyor. Fran hayatta kaldı. Hayır, Marta yalan söyledi. Ransom, Marta’yı bıçakla öldürdü. Hayır, çünkü sahne bıçağıymış. Marta ilaçları karıştırdı. Hayır, Marta iyi bir hemşire, üstlerinde yanlış etiket olsa bile ilaçları tanır. Bundan sonra Johnson filmin başında ne diyorsa tam tersine inanacağım

Büyük olay örgüsü kadar filmde yer alan küçük şakalar ve göndermeler de ayrıca hoşuma gitti. Güya ırkçı olmayan aile mensupları dâhil hiç kimsenin Marta’nın nereli olduğunu bilmemesi, Marta’ya karşı en anlayışlı olan ve ailenin en solcu üyesi Meg’in, Marta’nın annesinin yasal bir göçmen olmadığını ele vermesi gibi güzel göndermeler filmde bolca mevcuttu. Get Out ile meşrulaşan “liberallerin maskesini düşürme” furyası, nedense çok hoşuma gidiyor. Sanki birkaç cesur yönetmen solculuğuyla gündemde olmak isteyen Hollywood direktörlerine dolaylı yoldan gönderme yapıyormuş gibi hissediyorum. Bunun gibi bariz olmayan şakalar filmin komedi yönünü güçlü kılıyor. 

Sadede gelecek olursak Rian Johnson’ın yazıp yönettiği Knives Out, izlemesi epey keyifli bir film oldu. Fark etmediğim detayları yakalamak için birkaç kez daha izleyeceğime emin olabilirsiniz. Sizler ne dersiniz?

Yazar

Dizi bağımlısı bir beyaz yakalı. Kedisine çekmiş, en büyük zevki miskin miskin yatmak. Kendisi ve kedisini sosyal medyada bulabilirsiniz. @asliozkeles

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.