Önemli not: Şimdi, hemen baştan söyleyeyim, Mad Max filmlerini izlemiş olsanızda olmasanızda, eğer eski tarz aksiyon filmlerini seviyorsanız, kıyamet sonrası delirmiş bir dünya fikri sizi cezbediyorsa bu film tam sizlik demektir. Bunu bir baştan yazalım. Yazının bundan sonrası bu fikri genişlettiğim, neden beğendiğimi anlattığım, dolayısıyla da içerisinde kimilerinin “Spoiler” olarak görebileceği bilgiler içermektedir. Eğer bu tip bir durum sizi rahatsız edecekse, yazıyı filmi izledikten sonra okumanızı tavsiye ederim. Yok, ben bu sorumluluğu alıyorum ya da filme gitmeden ne beklemem gerektiğini çok iyi anlamalıyım diyorsanız, sizi yazıya alalım.

Mad-Max-Fury-Road-lovely-day

Dürüst olmam gerekirse Mad Max’in orijinal üçlemesini hatıralarımda keyifli bir film olarak hatırlıyor olsam da, o dönemin diğer filmleri kadar kapsamlı bir şekilde anımsamıyormuşum kendisini. Dolayısıyla filmi izlerken eski filmlere yapılan tatsal referanslar haricindeki ufak göndermeleri anlayacak kadar detaylar aklımda yoktu. Yani aslında bir devam filmi olarak tasarlanmış film, benim için kısmen bir reboot havası taşıyordu.

Bunu netleştirdikten sonra filme geçelim. Mad Max’in geçtiği dünya ismindeki “Çılgın” takısını sonuna kadar hakkediyor. Zaten orijinal üçlemenin kıyamet sonrası dünya tanımlamasının yaradılışında büyük rol oynadığını düşünürsek yeni filmden daha azını beklemek olmazdı. Film Max’in War Boys adındaki bir çete tarafından “Kan Torbası” olmak üzere yakalanmasıyla başlıyor. Tesadüfler kahramanımızı Imperator Furiosa’nın çete lideri Immortan Joe’nun 5 eşini özgür kılmak için başlattığı kaçışın ortasına getirir. Önceki filmlerde olduğu gibi kendini istemediği bir durumda bulan Max kefaret arayışı içinde bu zavallılara yardım etmeye çalışacaktır.

Mad-Max-Fury-Road1

Hikaye sadece bir araç olsa da, bence filmin en başarılı yaptığı işlerden biri, hikayeyi uzun diyaloglarla, gereksiz sahnelerle değil, direk filmin içerisinde gelişen olaylar vasıtasıyla size anlatıyor olması. Zaten filmin ilk sahnesiyle birlikte kendinizi sebebini anlamadığınız bir aksiyon akışına kapılmış şekilde bulacaksınız. Yaşanan şeylerin sebebini, anlamını ilerleyen süreçte başka sahnelerde bulacaksınız ve dediğim gibi film bunu gereksiz konuşmalarla anlatmayacak, siz olaylar geliştikçe “Haa, olay buymuş”  diyeceksiniz.

Hikayeye araç dedik, peki bu filmin asıl olayı nedir? Çılgınlık. Tek kelime ama filmi anlatmak için daha uygun bir kelime gerçekten yok. Önceki filmleri hatırlayan bilirler, ilginç, renkli, deli karakterler her zaman Mad Max markasının alametifarikası olmuştur. Buradaki War Boys çetesinin üyelerinden, Furiosa’ya, Immortan Joe’dan Nux’a kadar her biri ayrı bir manyaklık noktasında olan bolca karakterimiz var. Hele bir tane gitar çalan manyağımız var ki, tam evlere şenlik. Ayrıca filmdeki araçların da tasarımdan işlevine kadar her birinin de aynı çılgınlıktan nasibini aldığı ve filmin tonuna tam oturduğunu da ekleyeyim.

Dünyanın hali, insanların halleri, yönetim ve inanış biçimleri, hepsi bu çılgınlığın içinde kendilerine yer buluyorlar.Tabii her ne kadar ilk gördüğünüzde dumur olsanız da, dünya dinamikleri içinde tutarlı olduğunu da kabul etmek gerek. Suya sahip olanın kontrolde olması, savaşçıların “Valhalla” inancı ve ona bağlı kamikaze kültürü, sağlıklı bir çocuğun değeri falan, hepsi biraz düşününce içinde bulunulan dünyada o kadar da garip gelmiyor.

mad-max-fury-road

Oyuncularımıza gelirsek Tom Hardy’yi çok severim. Her rolünde ortaya güzel bir şeyler koyar ve bu film de istisna değil. Her ne kadar Max karakteri filmde sanki bir yan rolmüş gibi görünse de kendisinden bekleneni fazlasıyla veriyor. Eksi sayılmaması gerektiğini düşünmekle birlikte Mel Gibson’ın Max’ine kıyasla mizah dozajı biraz daha az ve azıcık daha soğuk bir karakter olmuş ama dediğim gibi bu filmin tonu düşünüldüğünde olumsuz bir yan değil. Charlize Theron’un canlandırdığı Furiosa ise filmin başrolü konumunda. Filmin fedkar, asi, başkaldıran ve ne yaptığını bilen karakterini çok başarıyla canlandırmış.

Yine de bu filmden delilik bekleyenlerin favorileri tartışmasız Nux ve esas kötümüz Immortan Joe olacak. Nux’ı X-Men filmlerindeki Beast rolünden tanıdığımız Nicholas Hoult canlandırıyor. Kendisinin gerçek bir inanandan karşı tarafa geçişi fazlasıyla başarılı olmuş. O deli kafasında dönenlerin fiziksel yansımasını başarıyla vermiş. Immortan Joe rolünde ise ilk filmde “The Toecutter” rolünü oynamış olan Hugh Keays-Byrne’i görüyoruz. Kendisi zaten fiziksel görünümü, Bane’vari  maskesiyle sizi kendisine hayran bırakması dışında yaşadığı duygular ve bakış açısıyla da ayrı bir yerde durmakta.

MadMax-FuryRoad-ImmortanJoe

Bir de filmimizde Joe’nun eşleri var ki, onların özgürlük çabaları, bu amaçla katlandıkları, yer yer akıl karışıklıkları yaşamaları gibi durumlarda hem senaryo olarak, hem de oyunculuk olarak çok başarılı bir şekilde verilmiş. Bu rolleri de Transformers’dan hatırlayabileceğiniz Rosie Huntington-Whiteley, X-Men’de Tempest rolünü oynayan Zoë Kravitz, Riley Keough, Abbey Lee Kershaw ve Courtney Eaton oynuyor. Sadece güzellikleriyle değil, oyunculuklarıyla da bir kısmının ilk ciddi filmi olmalarına rağmen hiç sırıtmıyorlar.

Bir de sonradan katılan amazon tarzındaki kadınlar var ki, onlar da filme sonradan girmelerine rağmen, hakikaten ana karakterlerimizden güzel roller çalıyorlar. Felsefi boyutundan çok anlamamakla birlikte, Joe’nun kadınları çocuk deposu gibi kullanmasıyla, bu savaşçı hanımefendilerin oluşturduğu tezat ve verdiği mesajı da ayrıca olumlu haneye yazıyorum.

 

mad-max-fury-road-vehicles

Geldik filmin en etkileyici yerlerine; Aksiyon sahneleri. Filmde tempo çoğunlukla tepelerde seyrediyor. Bazı kısa geçiş yerleri dışında film zaten koca bir takip sahnesinden oluşuyor aslında. Tabii bu süreçte bazı yerlerdeki filmin deli dünyasına uygun çılgın, tehlikeli ama her halükarda etkileyici aksiyon sahneleri de öne çıkıyor.

Bu sahnelerde özellikle üç boyutunda nimetlerinden başarıyla faydalanıldığı düşünürsek filmi izleme tercihinizi üç boyutludan yana kullanmanızı şiddetle tavsiye ederim. Uzun zaman sonra “Aboo, üzerime geliyor” tepkisini verdiğim (ki bunu yapmacık olarak değil, sahnenin akışıyla birlikte yapmış olmaları da önemli) yegane film oldu. Bundan dolayı da orijinal filmlerin de yönetmenliğini yapmış olan George Miller’ı da kutlamak gerek tabii ki.

mad_max2

Küçük bir ek olarak da filmin müziklerinin başarılı olduğunu belirteyim. Bu arada ilginç bir şekilde ilk kez ses efektlerinin de hoşuma gittiğini eklemem lazım. Bu sefer ekstra dikkat ettiğimden mi yoksa yönetmenin başarısı mıdır bilmiyorum ama ilk defa böyle bir detay da ilgimi çekti.

Sonuç olarak elimizde doğru beklentiyle seyredildiği takdirde gerçekten mükemmel bir iş çıkarmış bir film var. Başta söylediğim gibi önceki filmlerle ilgili aklımda kalan hoş tat dışında herhangi bir fikrim olmamasına rağmen inanılmaz keyif aldım. Hatta “Ben Mad Max nedir bilmiyorum.” diyenler (ama türü sevenler) için de keyifli bir tercih. Ama önceki filmler sizde benden daha derin izler bırakmışsa geçmişe yapılan referansları falan da anladığınızda filmin tadı bir kat daha artar diye tahmin ediyorum. Tüm aksiyon severler, özellikle eski usül filmleri sevenler için bulunmaz bir nimet. Kaçırmayın diyorum.

Author

A Man Who Walks Alone... @tutkutuzlu

4 Comments

  1. KaptanKadıköy Reply

    resmen film boyunca aksiyon hiç düşmedi pardon ufacık bir yerinde 2-3 dakika yavaşladı. çok çok iyidi

    • analiz iyi ama biraz kişisel görüşeri ön planda tutmuş gibisin…

  2. Abdulkerim Eser Reply

    Filmin bence en iyi başardığı şey yüksek bir bütçeyle b-movie ruhunu yakalamış olmasıydı. Film gibi filmdi. Uzun zamandır bir filmden bu kadar keyif almamıştım.

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.