Dünyanın birçok yerinde haziran ayı demek, Onur Ayı demek. Gökkuşağı renklerinin her yeri sardığı, özgürlüğü ve olduğumuz kişi gibi yaşamayı onurlandırdığımız aydır Onur Ayı! Biz de kimi sevdiğimiz ve kiminle beraber olmak istediğimizin kimsenin umurunda olmayacağı günler diliyor, Onur Ayı’nı LGBTİ+ temalı yedi film önerisiyle kutluyoruz!

1) 120 BPM (2017)

Listemizin ilk filminde Fransa’ya gidiyoruz. Yönetmen ve senarist Robin Campillo’nun ellerinden çıkan 120 BPM, 90’ların başında geçen bir aktivizm hikâyesi. Film, AIDS ile mücadele için kurulmuş bir sivil örgüt olan ACT-UP PARIS topluluğuna odaklanıyor. Aids ile mücadele diyoruz ama bu topluluğun asıl mücadele ettiği şey, AIDS hastalığına gereken önemi vermeyip duyarsız kalan sağlık sistemi ve ilaç firmaları. Film kurguculuğundan gelen yönetmen Campillo, kendine has, etkileyici bir yapı kurmuş. Genelden özele giden bir anlatım izliyoruz filmde. Mesela ilk yarısında bir ana karakter yok diyebiliriz. Act-Up üyelerinin yaptığı toplantıları, gerçekleştirdikleri eylemleri izliyoruz. Film ilerledikçe daha özele inip, iki Act-Up üyesinin ilişkisine ve Aids ile girdikleri savaşa odaklanıyoruz.

Seyirciyi, verilen mücadelenin ortasına atan müthiş bir kurgusu var hikâyenin. Zaten çıktığı yıl Cannes Film Festivali’nde Büyük Ödül’ü, Cesar ödüllerinde ise En İyi Kurgu, En İyi Senaryo ve En İyi Film ödüllerini toplamıştı. Bu ödülleri toplamasına da şaşmamak gerek. Yönetmenin 1992 yılında bir Act-Up Paris üyesi olduğunu ve filmi de buradaki deneyimlerinden esinlenerek yazdığı bilgisini de vermeden geçmeyelim. Ayrıca filmde Portrait of a Lady on Fire filminde bayılarak izlediğimiz Adele Heanel’ı da görüyoruz. Kendisini görmek beni mutlu ediyor.

2) Aşk, Büyü vs. (2019)

Türk sinemasında kuir hikâyeler anlatan filmler yok değil. Yaşamın Kıyısında, Dönersen Islık Çal, Zenne gibi bu temayı çok güzel işleyen filmlerimiz var. Hatta dünyalı bir erkeğe olan aşkını izlediğimiz, eşcinsel bir uzaylıyı anlatan, Homoti adlı bir E.T parodimiz bile var. Yine de benim hep bir eksiklik olarak gördüğüm, izlemeyi çok istediğim bir film tarzı var ki onu, yerli kuir filmlerimizde ilk kez Aşk, Büyü vs. filminde gördüm. Bahsettiğim tarz şu: Filmin birbirine âşık iki insanı konu alması, hikâyenin bu iki insanın kurduğu “iletişim” üzerine şekillenmesi ve günün sonunda izleyiciye iyi şeyler hissettirmesi. Aşk, Büyü vs. bu basit temayı tam da arzuladığım şekilde işleyen filmlerden biri.

Filmde çocukluk aşkı yaşayan iki kadının, yıllar sonra tekrar bir araya geldikleri birkaç günlük bir sürece tanık oluyoruz. Zamanında ailelerinin aralarındaki ilişkiyi fark etmesiyle zorla ayrı koyulan bu çift için elbette hiçbir şey, eskisi gibi olmuyor. Karakterlerin hem birbirlerine hem de kendilerine karşı mücadele verdikleri bu bol diyaloglu filmi izlerken, bir yandan da filmin mekânı olan Büyükada’da gezintiye çıkıyoruz. 9, Nar ve Sofra Sırları gibi başarılı filmlere imza atmış olan Ümit Ünal’ın yönettiği filmde başrolleri Ece Dizdar ve Selen Uçer paylaşıyor. Ece Dizdar daha önce Çekmeceler filminde izleyip anında hayranı olduğum bir oyuncuydu. Selen Uçer de aynı hissi bana bu filmle yaşattı. İki oyuncunun kimyası o kadar iyi tutmuş ki filmdeki sahneleri poster olarak bastırıp odama asasım var. Altın Portakal’dan tam üç tane ödülle dönen filmi şu sıralar Mubi’de izlemek mümkün.

3) The Way He Looks (2014)

Brezilyalı yönetmen Daniel Ribeiro’nun ilk uzun metrajlı filmi The Way He Looks, ustaca yazılmış bir gençlik filmi örneği. Kendini keşfetme ve büyüme hikâyelerini sevenlerin havada kapması gereken bir yapım.

Filmde, görme engelli Leonardo’nun, sınıflarına yeni gelen Gabriel’e olan ilgisine tanık oluyoruz. Yalnız Leonardo’nun en yakın arkadaşı Giovana da aynı oğlana âşık olunca bu ekibin arasında işler biraz karışıyor. Böyle anlatınca filmi klişe bir aşk üçgeni gibi düşünmeyin sakın. Tam tersi, sağlıklı arkadaşlıklar ve ilk aşklar üzerine kurulmuş bir senaryosu var. Beni tam da bu özelliğiyle tavladı zaten çünkü sağlıklı ilişkiler üzerine yazılmış filmlerin ne kadar az olduğunu siz de biliyorsunuz. Bu filmin büyüsü de burada biraz. LGBTQ temasının yanında, ana karakterimizin görme engelli olması da filmin içinde yeni temalar doğuruyor. Hiç görmediğin bir insana âşık olabilmenin, görme engelli biri olarak cinselliğini keşfetmenin nasıl olacağını sorgulayan, bu sorgulamalar içinde bizi huzurlu bir yolculuğa çıkaran The Way He Looks’u herkese öneriyoruz.

4) And Then We Danced (2019)

Dans temalı filmlerde beni büyüleyen bir şeyler var. Belki de asla yapamayacağım eylemlerin, ustalıkla yapılmasını izlemenin verdiği hayranlık hissinden kaynaklıdır bu. İsveç ve Gürcistan ortak yapımı olan And Then We Danced filminde de bir yandan Gürcü halk danslarını hayranlıkla izliyor, bir yandan da genç bir dansçının kendini keşfetmesine tanık oluyoruz.

Film 2019’da vizyona girme sürecindeyken, Gürcistan’daki aşırı muhafazakâr kesim tarafından saldırılara maruz kalmıştı. Kendi ülkesinde yayınlanabilmek için büyük mücadeleler vermek zorunda kalan yapım, dünyanın geri kalanında çok sevildi ve bayağı da ses getirdi. Film bazı açılardan –ve belki de yakın dönemlerde çıktıklarından- Call Me By Your Name filmiyle sık sık karşılaştırılıyor ancak ben iki filmin pek de benzediğini düşünmüyorum. İkisi de bir gencin cinselliğini keşfedip kabullenme sürecine odaklansa da bu filmde eşcinselliğin, toplum baskısıyla olan mücadelesini daha çok görüyoruz. Gerek bir aşk filmi olarak ele alalım gerek gençlik gerekse bir dans filmi, And Then We Danced her türlü kalbimize dokunmayı başarıyor.

5) I Love You Philip Morris (2009)

Fransa, Türkiye, Gürcistan derken, dünya sinemasından çeşitli kuir hikâyeler sunduk sizlere. E sıra Hollywood’a da geldi tabii. Hollywood filmi seçmişken de yıldız oyuncularla bezenmiş bir yapım seçeyim dedim. Filmin başrolünde “komedi aktörü” dendiği an muhtemelen herkesin aklına gelen omeşhur isim var: Jim Carrey. Jim Carey’nin partneri rolünde ise biricik Obi-Wan’ımız Ewan McGregor’u izliyoruz.

Film, Steven Jay Russell adlı meşhur bir dolandırıcının hapishaneden kaçma girişimlerini eğlenceli bir dille sinemaya uyarlamış. Karakterimiz bu girişimleri sırasında hapishanedeki başka bir mahkum olan Phlip Morris ile tanışıyor ve aralarında büyük bir aşk başlıyor.

Muhtemelen dramı düşük, eğlencesi yüksek bir film olduğundan bu filmin adını böyle listelerde pek görmüyorum. Bana kalırsa LGBTQ temalı bir yapımın iyi bir film olmak için sadece zorluklardan, hüzünlerden ve mücadelelerden bahseden bir drama işi olmasına gerek yok. Her renge ihtiyacımız olduğu gibi, komedi filmlerine de ihtiyacımız var!

6) Professor Marston and Wonder Women (2017)

Bu listeye Wonder Woman karakterinin nasıl ortaya çıktığını anlatan bir filmi Geekyapar’dayız diye koymadım tabii ki. Filmi izlerken anlıyoruz ki, meğer Wonder Woman karakteri ve hikâyeleri, üç kişilik bir biseksüel ilişkiden esintilerle oluşturulmuş.

Karakterin yaratıcısı Profesör William Marston, eşi Elizabeth Marston ile bir yandan mutlu bir evlilik sürüp, bir yandan da bilimsel çalışmalarına devam ederken bu iki bilim insanının hayatına, genç bir asistan dâhil oluyor. Gün geçtikçe Marston çiftinin her ikisi de yeni asistanlarına âşık olduğunu farkediyor. Asistanları da aynı şekilde bu çifte karşı bir ilgiye sahip. Üzerinde çalıştıkları icat da “yalan makinesi” olunca, herkesin birbirine duyduğu aşk bir sır olmaktan çıkıyor ve bu üç kişilik ilişkiyi izlemeye başlıyoruz. Buradan sonra film 1930’larda böyle bir ilişki yaşamanın zorluklarına odaklanırken, bir yandan da Profesör Marston’ın bu iki muhteşem kadından ilham alarak Wonder Woman karakterini yaratmasını anlatıyor.

Açıkçası ben Wonder Woman karakterinin böyle bir arka planı olduğunu bilmiyordum, hatta karakterin bir bilim insanı tarafından yaratıldığını da yeni öğrendim. Bu da benim ayıbım olsun diyorum. Acaba Profesör Marston, Wonder Woman’ın yeni film uyarlamalarını görse ne düşünürdü diye merak etmiyor da değilim.

7) Maurice (1987)

Call Me By Your Name’in başarılı senaryosunu yazan James Ivory, bundan yıllar yıllar önce, 1987 senesinde Maurice filmini yapmıştı. Maurice 1900’lerin başında, eşcinselliğin yasak olduğu dönemde, İngiltere’de geçen bir aşk ve mücadele öyküsü.

Filmde, tanıştıktan kısa bir süre sonra gizli bir ilişki yaşamaya başlayan Clive ve Maurice’in hikâyesini izliyoruz. Ancak yakın bir dostlarının sadece eşcinsel olduğu için tutuklandığını öğrenen çiftin hayatı, olduğundan daha zorlu bir yola giriyor. Karakterlerimizden biri cinsel kimliği ile çatışmaya girerken, diğeri olduğu kişiyi kabul edip bu zorlu dünyada var olabilmek için elinden geleni yapıyor. Cinsel kimliğiniz yüzünden suçlu sayıldığınız zamanları çok başarılı aktaran film, hem bir LGBTİ+ filmi olarak, hem de bir dönem filmi olarak büyüleyici. Özellikle 1900’ler İngiltere’sini göz alıcı bir şekilde yansıtmayı başarmış. Mekânlar ve kostümler ile filmin atmosferi sizi adeta o dönemlere ışınlıyor. Hugh Grant’in gençliğini görmek de insana ayrı bir keyif veriyor, ne yalan söyleyeyim.

1 Yorum

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.