Bu sitede bir sürü yazı yazdım The Witcher ile ilgili. Mutlaka biliyorsunuz ama yine de söyleyelim, Polonyalı bir yazarın kaleminden çıkma, anakronik ve fantastik bir kitap serisi The Witcher. Kitapları okundu, oyununu yaptılar; oyunlar çok sattı. Birkaç yıl geçti, dizisini çektiler. Geçtiğimiz günlerde, kitaplardaki gezici ozan Jaskier’e dizide hayat veren oyuncu Joey Batey’in, The Witcher serisinin ilk kitabını okuduğu bir video yayınlandı. Bu yazıda bahsetmek istediğim şey, bütün ironisiyle bu olayla ilgili.

Jaskier, bu çağa ait olmayan bir karakter tipi ve tek işi, insanları toparlayıp ortalarına geçerek onlara hikâyeler anlatmak. O tipin yaşadığı çağlar çok gerimizde kaldı ama onu önce kitaplara, sonra da video oyunlarının içerisine yerleştirdik ve o, bizi etrafına toplayarak yine hikâyeler anlattı. Yetinmedik, filmini, dizisini çektik. Bu da yeterli gelmedi, Jaskier’in oyuncusuna dedik ki aç, hepimizin ortasına geç ve dijital olarak bir tuş uzağımızda, erişimimizde olan yirmi yıllık bir hikâyeyi bize oku. Biz de etrafına toplanıp seni dinleyelim.

Bir konuda net olmak istiyorum; alışkanlıklarla ilgili yazmak zor. Çünkü başlı başına zaten, yazmanın kendisi bir alışkanlık. Bu alışkanlığı kazanmak başlı başına bir süreç, sonrasında ise eylemi sürdürme geliyor. Tüm süreci, en başında alışkanlığı kazanırken geçtiğiniz adımları bir eksik bir fazla tekrar ederek tamamlıyorsunuz ve ortaya her seferinde değişik bir yazı çıkıyor. Aynı yazıyı kopya çekmeden tekrar yazın mesela, yine değişik bir yazı çıkacak ortaya, denemesi serbest. Fakat yazı bir kere yazıldı mıydı, sonsuza kadar öyle kalıyor.

Peki konuşmak? Evet, konuşurken de yazmaya benzer şekilde, bu eylemi öğrendiğimiz zaman yaptığımız şeyleri tekrar ediyoruz. Yalnız burada bir sıkıntı var, aynı cümleleri tekrar kurmak istediğinizde kopya çekseniz bile sonuç farklı oluyor. Bunu da denemesi serbest, aynı konuşmayı tekrar aynı şekilde gerçekleştiremeyeceğiniz gibi; isterseniz elinize yüz kelimelik bir metin verelim ve onu günlerce ezberleyin, yine aynı olmayacak. Bu yüzden bir şey bir kere söylendi miydi, ortaya çıkan konuşma sonsuza kadar öyle kalmıyor.

Birincisini şuradan, ikincisini ise buradan okuyabileceğiniz alışkanlıklarla ilgili bu üçüncü dosya yazıma, yazmak ve konuşmakla ilgili bu iki paragrafı yazmak istedim. Çünkü bu ikisi arasındaki fark bizi, yazının girişinde bahsettiğim Joey Batey’in videosunun ortaya çıkmasına sebep olan bir başka alışkanlığa götürüyor; dinlemek. Çağlar atlıyor, devrimler gerçekleştiriyor, belki Mars’ta koloni kurmaya yaklaşıyoruz fakat bir şekilde dinleme alışkanlığımızın yerine başka bir şeyi ikame edemiyoruz.

Genel bir şablonla misal, birilerinin bizleri toparlayıp ortamıza geçerek anlattığı destanları veya masalları dinlediğimiz dönemlerden, metinleri kalıcılaştıran kitapları okumaya terfi ettik. Uzun bir süre kitaplarımızı okuduk, sonra bir icat daha çıktı; fotoğrafladık, fotoğraf karelerini birleştirdik, bir nevi onları canlandırdık. Sinemadan diziye, oradan da türlü yeni elektronik çağ ürününe geçtik. Şimdi bir sürü dijital oyunlarımız var, elektronik kitaplarımız var. Bu genel şablonla bir sonraki atılım, fotoğraf karelerinden ve bilgisayar yazılımlarından daha yenilikçi bir şey olmalı, mesela simülasyonlar geliştiriliyor, biliyoruz ve beynimize bunların saniyede bilmem kaç bir ölçü birimi şeklinde akan verilerle yerleştirilmesi gerekiyordu. Bunlar yine olacak ama ben dikkatinizi başka bir şeye çekmek istiyorum: Hâlâ birileri hepimizi bir yere topluyor ve ortamıza geçip bize bir şeyler anlatıyor. Ve biz bu alışkanlığımızı devam ettirmek istiyoruz.

Bakın şöyle bir şeyden bahsediyorum; radyonun icadı pek çok şeyi değiştirdi evet ama radyoyu dinleyen insanların görüntüsü asla olmayan, sadece ses çıkartan bir şeyi duymak için ona doğru bakıyor olmaları gerçeğini değiştirmedi. Radyodaki sesler hepimizi bir yere topladı ve hepimizin ortasına geçip bize bir şeyler söylediler. Bu, eskiden getirdiğimiz çok büyük bir alışkanlıktı ve biz bu alışkanlığı bırakamadık. Sonra aldık bu alışkanlığı, görüntü veren televizyon için uyguladık, yani zaten normal olanı da buydu.

Ama televizyonları sadece kullandığımız zamanda değil, her zaman evimizde en çok vakit geçirdiğimiz odanın, en rahat görülebilir yerine koyduk. Kapalı olsa bile ona bakarak oturduk. Bu sefer de televizyonun içindeki birileri bizi etrafına toplayıp, ortamıza geçerek bize bir şeyler anlatıyordu. Zeki Müren de bizi görecek mi esprisi, çok doğru bir nokta atışı. En sevdiğiniz yayıncının oyun yayını için de böyle, kişisel bilgisayarınızı yahut telefonunuzu kullanma şekliniz için de. Yani, durmadan ya eskiden ya yeniden şikayet ediyoruz ama bir yandan da yeni yeni akımlarla, masal atölyeleri açıp insanlara çok eskiden beri yapılan bu işin sertifikasını aldırıyoruz. Zamanlar, mecralar ve aletler değişiyor ama bizim bu dinleme alışkanlığımız değişmiyor.

Uzun lafın kısası, radyo gider, podcast gelir; yazı okuma devri bir kez daha bitebilir, sesli kitaplar imdadımıza yetişir.  Bunun bir sebebi, çok bilindik bir söz: Söz uçar, yazı kalır. Alfabe yerine elektronik şekiller gelebilir; şu an hayal edemediğimiz yeni teknolojiler, bu şekillerin yerini alabilir veya yazılar için yeni bir vasıta sunabilir. Ama söz, yine bir dinleyenin kulağından diğerine, uçmaya devam eder. Bu işin pek çok boyutu var elbette, tek sebep bu değil. Ama eninde sonunda, bu bir alışkanlık ve bizim konumuz da alışkanlıklarla ilgiliydi.

Bebekliğimizden ölümümüze kadar, hatta inanç faktörü hayatınızda varsa öldükten sonra bile, birileri bizi bir yerde topluyor, ortamıza geçip bize bir şeyler anlatıyor, biz de onları dinliyoruz.

Yazar

Üç kedi anası, doktora öğrencisi, ismiyle müsemma, çoğunlukla zararsız. İyi tavsiye verir, geç olana dek ciddiye alınmaz. Her geçen gün bitkinliğine biraz daha şaşırarak "daha deniz daha müren" arıyor. Sosyal medya için: dogan.mdd

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.