İçeriğe geç
Sinema 8 dk okuma

Müzikle Hikayenin Muhteşem Birleşimi: En İyi 15 Müzikal Film

Yiğitcan Erdoğan
Müzikle Hikayenin Muhteşem Birleşimi: En İyi 15 Müzikal Film

Müzikalleri sever misiniz? Bu soruya verilecek cevabın ekseriyetle “hayır” olduğunu biliyorum. Hatta kuvvetle muhtemel şöyle içten bir öfkeyle, “HÖAAT” benzeri bir nidayla verilecek bir cevap olacaktır bu. Yıllardır içimde büyüttüğüm müzikal sevgimi paylaşacak pek fazla kimse bulamıyorum. Genelde de eleştiriler benzer şeylerden ileri gelirler. “Abi insanlar durup dururken şarkıya girişiyor, bu ne?” der insanlar mesela. Ama inanıyorum ki, bir kere kırılınca; arkasından sular seller gibi akan bir müzikal sevgisi getirecek bir ön yargı bu. O ön yargıyı kırmak için de, şu aşağıdaki 15 filmden daha iyisini düşünemiyorum.

Bir ayrımı evveliyatla yapalım. Animasyon müzikal filmleri komple klasman dışı kabul edip giriştik listeye. Yani Disney’nin pek çok klasik müzikal animasyon filmi ile Nightmare Before Christmas gibi örnekleri başka bir listeye bıraktık. Aslında sadece uzun metraj yapacaktık, fakat sonra bir istisnaya karşı koyamadık, onu da listeye aldık. Aşağıda göreceksiniz. Buyurun!

 

15. Singin’ In The Rain

http://www.youtube.com/watch?v=D1ZYhVpdXbQ

O eski kafa, fötr şapkalı müzikallerin en hası, en babası budur. Gene Kelly babanın yağmur altında ayaklarını vura vura söylediği meşhur şarkı zaten dillere pelesenk olmuş vaziyettedir o ayrı, ama filmin o şarkı dışında kalan kısımları da tadından yenmez. Neşe dolar insanın içi izlerken. Ne güzel bir histir o!

 

14. Evita

http://www.youtube.com/watch?v=4Spy3Nd2D6w

Çoğu müzikal film, Broadway ve West End gibi meşhur tiyatrolardan çıkıp sinema ekranlarına gelir. Çoğunluğu da bu geçiş sırasında özünden bir şeyler kaybeder. Evita da Allah için sorunsuz bir geçiş yaşamamıştı. Ama söylemek gerek, müzikalin sahip olamadığı da pek çok artısı vardı. Madonna’nın performansı şaşırtıcı derecede iyiydi mesela. Antonio Banderas’ınki de baya iyiydi, ama tabii ona pek şaşırmadık.

 

13. Hair

Efsanevi Çek yönetmen Milos Forman’ın 1979 tarihli müzikali Hair, aynı Singin’ In The Rain gibi efsanevi bir şarkıya sahiptir zaten. Meşhur “let the sunshine in” şarkısı yıllara meydan okuyabildi bilindiği gibi. Ama Forman’ın fimi yönetiş şekli, her şeyin de üstündeydi. Vietnam Savaşı’nın travmalarını inceleyen filmlerden, belki de en beklenmedik bir şekilde ilgi çekebilenidir Hair.

 

12. Satudray Night Fever

Saturday Night Fever 70’lerdir. 70’lerde Saturday Night Fever. Ayrışamaz! John Travolta’nın bir anda tüm genç kızların kalbine bir ateş gibi düşmesine sebep olan film, Bee Gees’in müzikleriyle var olur, ama her iyi müzikal gibi, dansları da muhteşemdir. Travolta’nın o efsane dansını kim, nasıl unutabilir arkadaş?

 

11. Jesus Christ Superstar

http://www.youtube.com/watch?v=g-voeq7Cebo

Önce albüm, sonra Broadway müzikali, sonra da film olan Jesus Christ Superstar apayrıdır. Sonraları 2000’de de bir defa daha sinemaya uyarlanmıştı, fakat Norman Jewison’ın 1973 uyarlaması, Broadway oyuncularını kullandığından daha otantik, daha orijinaldi. Carl Anderson’ın Judas performansı bile tek başına götürür zaten filmi; hele bir de hikayesine falan kaptırırsanız kendinizi…

 

10. Grease

Merhaba bay Travolta, tekrar buluştuk? Grease, Saturday Night Fever kadar döneminin aynası olmayabilir; ama şarkıları ve danslarıyla ondan daha uzun ömürlü olduğu kesindir. Buraya da koyduğumuz “You’re the one that I want”‘ın dans ettiremeyeceği bir insanın, tıbbi olarak dans etmesinin mümkün olmadığını iddia ediyorum. “Vu vu vuu” kısımlarına eşlik etmekle ilgili ise bir yorumum yok, o sadece bana özgü olabilir.

 

9. Les Miserables

Listemizdeki en yeni film. Tom Hooper’ın Les Miserables uyarlaması, birkaç ölümcül kusur dışında meşhur müzikalin yapılabilecek en iyi adaptasyonuydu. Oyuncuların şarkıları canlı söylemesine karar kılmak, Tom Hooper’a büyük bir avantaj sağladı. Fakat eğri oturup doğru konuşalım, tatlı Sacha Baron Cohen sürprizi dışında filmi neredeyse tamamen Hugh Jackman götürüyordu. Ne performanstı o be.

 

8. Chicago

http://www.youtube.com/watch?v=KA6R1DMb-Z8

Müzikal filmlerin azalarak bitme noktasına vardığı bir andı 2000’lerin başları. Kimse türü pek fazla önemsemiyor, açıkçası türde de önemsenmeye değecek hayat belirtileri gözükmüyordu. Sonra Rob Marshall, yıldızlarla bezeli Chicago uyarlamasıyla gidip Oscar aldı. Sonuna kadar da hakkıydı, zira Chicago büyüleyici, parlak, coşkulu bir müzikaldi. İnsanı başından sonuna kadar alıp götürür derler ya, hah, aynen öyle işte.

7. Phantom of the Opera

Aslında bunu çok düşündük. Phantom of the Opera, sadece şarkılarıyla ele aldığımızda alenen ana şarkıyı Pink Floyd’dan çakmış olmasına rağmen ilk sıralara koyabileceğimiz bir müzikal. Fakat çocukluktan gelen refleks işte, bir filmin başında Joel Schumacher’ı görünce tiksinesimiz geliyor. Neyse ki Gerard Butler’ın başını çektiği kadrounun performansı muhteşmedi de, gönül rahatlığıyla Phantom’a iyi bir yer verebildik listede. Bir de zaten Alalh için Schumacher’ın bozabileceği pek bir şey yoktu…

 

6. Dr. Horrible’s Sing-Along Blog

http://www.youtube.com/watch?v=EQyNN2SfPwQ

İşte “uzun metrajlara mı sınırlasak” diye düşünürken, sağ kulvardan atılım yapıp bizi bozan istisna bu. Joss Whedon’ın yazarlar grevi sırasında aile bireyleri ve eşi dostuyla, cepten çektiği Dr. Horrible’s Sing-Along Blog, kısıtlı bir bütçe ve dar bir zamanla neler yapılabileceğinin en önemli kanıtıydı. Neil Patrick Harris, Nathan Fillion ve Felicia Day üçlüsü muhteşemdiler gerçekten de ama, en güzeli filmin sahip olduğu o yadsınamaz ruhtu. Şarkıları hâlâ aklımızdadır.

 

5. Moulin Rouge!

http://www.youtube.com/watch?v=s12XiAOtjcg

Ne kadar epik, görkemli, haşmetli bir filmdi Moulin Rouge! Baz Luhrmann’ın kusursuzca çektiği müzikalin her şarkısı gerçekten de orijinal versiyonlarının üzerine huşu, sim ve parıltı fırlatılmış bir üst sürümleriydi. İnsan filmi küçücük monitörde bile izlerken kendisini ufak, karşısındaki dünyayı kocaman zannediyordu. Pek çok efsane şarkısı vardır ama biz buraya Roxanne’i koyduk. O görkemi en iyi o yansıtıyor gibi geliyor bize zira.

 

4. Velvet Goldmine

http://www.youtube.com/watch?v=sXVzR6C7K94

Velvet Goldmine, eğer 70’ler ve 80’lerin glam müziklerini seviyorsanız, Brian Eno, David Bowie, Iggy Pop gibi isimler size bir şey ifade ediyorsa kaçırmamanız gereken bir film. O kadar muhteşem isimler var ki kamera arkasında şarkıların kompozisyon ve aranjmanlarına katkıda bulunan, öğrendikten sonra bir an kamera önündeki kusursuz performansların hakkını yer gibi oluyorsunuz. Ama onlar da az değiller gerçekten. Ewan McGregor, Christian Bale ve Jonathan Rhys-Meyers’ın oyunculukları hakikaten süper, süper!

 

3. Across the Universe

Across the Universe’in olayı Beatles’dır. Nokta. Beatles’ın damga vurduğu dönemleri anlatır film. Ve o dönemler değiştikçe; dönemlerle birlikte Beatles da değiştikçe, film de değişir. “Hold Me Tight” gibi erken dönem işleriyle başlar, yavaş yavaş meseleler ciddileşmeye başlar; karakterler büyür; şarkılar da olgunlaşır. Vietnam savaşı azdıkça, “Revolution” gibi şarkılar girmeye başlar işin içine; karakterler LSD’yle tanışır, “I am the Walrus”‘lar okunmaya başlar. Baştan aşağıya bir Beatles aşk mektubudur film ve mükemmel bir seyirlik sunar.

 

2. Fiddler on the Roof

Hiç tereddüt etmeden koydum bunu buraya. Fiddler on the Roof’un film versiyonu gerçekten de sahneden sinemaya sıçrayışı kusursuz yapmış nadir müzikallerdendir. Hatta kuvvetle muhtemel, sinema filmi tiyatro versiyonundan daha güzeldir. Aktörler az çok aynıdır zaten, Topol yine baş rolde yardırır; şarkılar yine bambaşkadır ve yıllar boyunca aklınızda kalır. Ah bir zengin olsam, dararara dım der durursunuz günler boyunca. Şu yukarıdaki videoya bir tıklayın, evin içerisinde başlayacaksınız zaten turlara…

 

1. Dancer in the Dark

Listenin bir numarasını, koşulsuz ve şartsız bir biçimde Dancer in the Dark’a vermemizin iki sebebi var. Birincisi, Lars von Trier’in her filmine uyguladığı sınır tanımamazlık, elini korkak alıştırmamazlık ve korkusuzluğun burada da uygulanmış olması yüzünden, Dancer in the Dark’ın ölümüne vurucu bir film olması. Finalinden sonra kendinizi toparlamanız çok zor olur genelde. İkinci sebebi ise daha basit. Björk. Rol arkadaşı Catherine Deneuve’nin “rol yapmıyor, hissediyor” dediği Björk, öylesine bir performans sergiliyor ki filmde, çeneniz düşüyor, yerde arıyorsunuz. Sesi zaten güzel olan kadın, bir de tüm ruhuyla ekrana çıkınca iyiden iyiye büyüleniyorsunuz. Filmin o meşhur finali de, işte tam bu yüzden sizi paramparça ediyor. Pek çok film vardır, bittikten sonra çenenizi kapayamazsınız, herkese anlatasınız gelir. İyi filmler genelde böyledir. Dancer in the Dark ise sizi susturur. Bu kadar basit. Susar ve tek kelime edemezsiniz uzun bir süre boyunca…

 

Yiğitcan Erdoğan

Geekyapar'ın yazı işleri şövalyesi. Uluslararası İlişkiler okudu, okula girmeden önce yaptığı işi yapıyor. Küçükken "Büyüyünce ne olmak istiyorsun?" diyenlere yazar diyordu. Tüm internette bulmak için: @acyberexile.

Tüm yazıları (2655)

Bunlar da ilgini çekebilir

Yorum Yap

E-posta yazman isteğe bağlı. E-postanla yazarsan ilk yorumun okunup yayımlanır, sonrakiler doğrudan çıkar; e-postasız yorumlar her seferinde okunup öyle yayımlanır. Yorumları site yöneticileri ve yazarlarımız okuyup onaylar; onay bekleyen yorumunu bu tarayıcıda bir hafta boyunca sen de görürsün, onaylanana kadar başka okur görmez. Adın ve yorumun yayımlanır; e-posta adresin ve IP'n yayımlanmaz, yalnız site yöneticileri görür, spam denetimi ve sorumluluk için saklanır — ayrıntısı Gizlilik Politikası'nda. Spam denetimi sunucumuzda yapılır; yorumun başka bir hizmete gönderilmez.