HBO’nun sabırsızlıkla beklenen The Last of Us dizisi çıktı, bizler de çoğunlukla sabahın köründe uyanıp ilk bölümü izledik. The Last of Us, başı sonu belirli bir hikâyeye sahip; dizi çıkmadan önce Naughty Dog’un kreatif direktörü Neil Druckmann ve dizinin senaristi Craig Mazin, bu hikâyeyi bozmayacaklarını söylemişler, yalnızca karakterleri derinleştirmek adına eklemeler yapacaklarını ve hatta bu eklemelerin de çoğunlukla oyun için yazılıp, son üründe dâhil edilmeyen kısımları içerdiği konusunda hayranları temin etmişlerdi. Dizinin ilk bölümü, bu teminatı doğruladı. Durum böyle olunca söz konusu The Last of Us uyarlaması için hikâye açısından bir inceleme yapmak pek mümkün değil, bizlere daha çok The Last of Us oyun ve dizi arasındaki farkları konuşmak düşüyor. Baştan söyleyeyim, yazıda ilk bölüm haricinde, ileriye yönelik büyük bir spoiler bulunmayacak ama karakterler üzerinden bazı genel kabuller ve spoiler kabul edilebilecek, üstü kapalı yönlendirmeler bulunabilir. Dikkat ediniz.

the last of us dizi

İlk bölüm itibariyle diziyle kaynak eser arasındaki ayrılıklar; değişim, yenilik, katkı gibi kelimeler yerine yorum kelimesiyle ifade edebileceğimiz düzeydeydi. Yine de önce bunları aradan çıkartmak gerekiyor sanırım. The Last of Us, mantar kaynaklı olası bir salgının üzerine fikirlerini bir televizyon programında dile getiren iki bilim insanı ile açılışını yaptı, bu konuşmalar COVID’in duyulduğu ilk andaki konuşmalara -burada konuşanların gerçekten alanlarında uzman olmalarını saymazsak- çokça benziyordu. Oyunun açılış kısımlarında böyle bir açıklama eksikliği hissetmemiştik fakat dizilerin dilleri farklıdır, seyirci için ve bu uyarlamanın salgını nasıl ele aldığını anlatmak için iyi bir soğuk açılış olmuş. Hemen sonrasında Sarah’nın günlük hayatına bir bakış attık, babasıyla olan iletişimini oyuna nazaran biraz daha fazla gördük, onun aracılığıyla salgından önceki dünyanın bazı dinamiklerine şâhit olduk. Yıllar sonrasına geçtiğimiz âna kadar olan birkaç ayrılma noktası ise çoğunlukla dizinin anlatım dili ve bundan kaynaklanan yorumlama biçimlerine verebileceğimiz kadar minikti, neredeyse birebirdi.

Asıl ayrılma noktası, buraya kadar olan kısımda üzerinde çok durmayabileceğimiz fakat bölümün sonuna ulaştığımızda bariz bir şekilde işaret edebileceğimiz Joel ve eylemlerinde yaşandı, ben de yazımı bunun üzerine kurmak ve lafı buradan alıp, uyarlama olsun ya da olmasın artık anti-kahramanlara nasıl baktığımızı düşünmek istiyorum.

Joel gözü kara, dürtüsel davranan, ne istediğini bilen ve bunun için neleri yapması gerektiğini hesap edebilen bir karakter. Hakkında daha fazlasını da kendi tecrübemiz ve iki büyük oyunun anlattıklarıyla sayabiliriz elbette; sevdiklerine karşı sorumluluk bilincinden, duygusallığından, umut arayışından da bahsedebiliriz. Yine de yazının saikleri açısından bütün bu yolculuğun Joel’i gri bir karakter olarak ele almamızı gerektiğini söylemek durumundayım. Bu grilik çoğu zaman, içerisinde bulunduğu durumun onu sürüklediği şartlarla açıklanabilse de hem oyunda hem de dizide Joel’in salgından önce de biraz tartışmalı bir karakter olduğunu, salgından sonrasında da diğer pek çoklarından farklı şekilde hareket ettiğini görüyoruz. Kızıyla kötü bir ilişkisi yok ama daha yakın olamamanın pişmanlığını taşıyor, kaçışın ilk anlarında silahına sarılıp tereddüt etmiyor, yolda yardım isteyen başkalarını arabasına almıyor. Bu anlamda, kızına ateş eden askerden yahut ona bu emri veren idareden, salgının ardından insanları kati şekilde kısıtlayan muktedirin düşünce yapısından çok da farklı değil.

Salgınla geçirdiği uzun yıllarda da nitekim Ateşböcekleri’ne katılmayı, ideolojik bir simgenin gereksizliğinde görüp kardeşiyle arasını bozuyor ama hayatta kalmak için silah ticareti yapmayı doğal bir biçimde kabul ediyor. Oyunun tümünde önüne çıkanlar için dürtüsel bir biçimde aleyhlerine hareket edeceğini defalarca görüyoruz, Ellie için ne kadar vicdansızlaşabileceğine defalarca şâhit oluyoruz ve vardığımız noktada, ilk oyunun sonunda Ellie’nin belki de onu hiç affetmeyebileceği o seçimi yapacağından da emin oluyoruz. Bu, Joel’in tartışmalı kişiliğini sağlıyor fakat onu aynı oranda net ve tutarlı bir karakter yapıyor. Bizler onu, şartların bazen etiğin dışına sürüklediği, aslında özünde etik gayeler taşıyan ve çaresiz bir kurban olarak değil, yerinde olabileceğimize tamamen ikna olduğumuz kararları veren kişi olarak tanıyıp seviyoruz. Bunun için oyunun sonunda bir karar verememekten herhangi bir memnuniyetsizlik duymuyoruz ve “Onun yerinde olsam ne yapardım?” sorusundan çok, “Ben de olsam böyle yapardım!” kanısıyla hayatımıza devam ediyoruz. Daha da ötesinde, Joel verdiği o kararı vermeseydi, daha fazla sinirli olurduk diye düşünüyorum.

last of us tv series joel and sarah

Dizinin Joel yorumu ise beni bu yazıya doğru itiyor. Joel oyunda, salgının kasabasındaki korunaklı evine ulaştığı ilk anda, kenardan bulduğu ve herkesin evinde bulabileceğiniz bir aletle değil, doğrudan çekmeceden çıkartıp doldurduğu silahıyla vuruyor komşusunu. Bu aşamada tereddütü var tabii; ilk dürtüsü komşusunu geri çekilmeye ikna etmek oluyor ve gerçekten değişip değişmediğinden emin olmak istiyor. Fakat işte, kızını savunmak için sarıldığı o silahı ateşlemekten yana herhangi bir tereddütü yok, bu konudan bir daha bahsetmeyeceğini de biliyoruz. Bu andan itibaren bir tereddütü varsa da sonrasında bir daha olmayacak. Dizide ise Joel’in bir silahı yok, yine üzerine düşeni yapmış ama biraz daha sarsılmış görünüyor olanlardan. Oyunda yoldakileri arabaya almaması için Tommy’ye küfürler eden, mutlak bir baskı kuran ve neredeyse direksiyonu elinden alacak bir Joel var, burada ise verdiği karar aynı ama illiyet bağıyla açıklama ihtiyacı duyuyor bu kararını.

Salgının ardından kardeşiyle arasını bozan Joel değil, kardeşi kendi gitmiş ve Joel ona ulaşmaya çalışıyor, bunu öğreniyoruz. Aradan geçen yirmi yılda, yine yasa dışı ve normal şartlarda etik bulmayacağımız kaçakçılıkların peşinde Joel ama silah ticareti yapmıyor, kardeşine ulaşabilmek için aküye ihtiyacı var ve bir şeyleri takas etmek zorunda. İlliyet bağı yine devreye giriyor, normal şartlarda da değiliz zaten. Oyunda Tess silahları alabilmek için Ellie’yi götürmeye evet derken ve Joel bunu reddederken dizide, kardeşine ulaşmak için Tess’i ikna eden o oluyor. Son sahnede de Joel, kendi amaçları ve istekleri için değil yine bu illiyet bağı sebebiyle daha önce iş yaptığı o masum askeri öldürüyor: Kızının ölümüne dair bir flsahback görüyoruz ve neredeyse travma sonrası stres bozukluğu yaşadığını düşünüyoruz Joel’in o an. Oyunda da hepimiz Joel’in Ellie ile ilişkisinin bir anlamda kızı Sarah ile yaşadıklarının bir telafisi ve kızıyla yaşamak istemeyeceklerinin bir garantisi olduğunu biliyoruz. Fakat oyun bunu biraz bizim yorumumuza bırakmayı tercih etmişti, dizi ise bir bölümde iki sefer; ilki küçük kızın bedenini yakma görevini devraldığında, ikincisi de Ellie’ye silah çevrildiğinde, doğrudan kendi yorumunu aktardı seyirciye.

the last of us part I joel ve sarah

Seyircinin Joel’i buraya doğru iten sert şartları anlaması için bir duygusal arka plan sağlamak ve sonrasında vereceği kararları da makul bir zemine çekmek için yaptığı bu yorum, beni rahatsız etmiyor. Zira herhangi bir kurgu eser bu kadarcık da yoruma müsait değilse, buna nasıl bir kurgu olarak bakabiliriz ki? Burada devreye elbette Pedro Pascal’ın oyuncu kimliği gibi başka sebepler de girecektir. Fakat illiyet bağına yönelik açıklamalar ve seyircinin duygusal yatırımını nereden yapması gerektiğine karar verilirken oyundan farklı bir yol seçilmesi, bana daha farklı bir “meşrulaştırma” arayışı gibi gözüküyor.

Bunların bir benzerini yakın zamanda izlediğimiz House of the Dragon dizisinde de düşünmüştüm. Yine rahatsız değildim ve yine bir kurgusal eserin birden çok yoruma her zaman açık olduğunu kabul ediyordum, bu konuda anlaşalım. Üzerinde bu kadar durmamış ve onun yerine ayrılık noktalarında açıklayıcı olacağını düşündüğüm bazı yazılar yazmayı yeğlemiştim. Çünkü House of the Dragon, kaynak materyali gereği The Last of Us’tan daha fazla yoruma açıktı; Ateş ve Kan’da neyin nasıl olduğu, objektif gerçekliklerle verilmiyordu, bir tarih kitabı hüviyetine büründüğü için arada doldurulabilecek çok fazla boşluk vardı ve zaten bu tarihin kendisinin içerisinde üç farklı yorum bir arada sıralanıyordu. Dizinin hangisini seçeceği diziye bırakılmıştı, dizi de her defasında karakterlerinin her bir çatışması için herhangi bir belirsizlik bırakmayarak, illiyet bağını açıklamayı seçti.

Alicent, sadece kendi iyiliği ve en büyük oğlunu tahta geçirmek için Rhaenyra’ya düşman olmamıştı, Rhaenyra dostluk bağlarına ona yalan söyleyerek ihanet etmişti, babasını suçlamasına sebep olmuştu.  Rhaenyra sadece babasını kıskandığı veya tahttaki hakkının elinden alınması söz konusu olduğu için Alicent’e kızmamıştı, aralarında kitapta var olmayan bir çocukluk arkadaşlığı vardı. Daemon sırf kendi imajının çizildiği şekliyle bencil ve umursamaz bir karakter olduğu için, sınırlarını zorlamak adına Rhaneyra’yı yoldan çıkartmamıştı, hatta zaten hiç yoldan çıkartmamıştı. Rhaenyra ve Daemon evleneceklerinde taht oyunlarını kitabın aksine Leanor’un hayatını kurtarıp, onu mutlu ederek oynamışlardı. Alicent her şeye rağmen aralarındaki dostluk sebebiyle Rhaenyra’nın güvenliğini önemsiyordu, kocasının sözlerini ölüm döşeğinde yanlış anlamasaydı Rhaenyra’nın liderliğini kabul edecekti. Rhaenyra, Alicent’e karşı değildi, onun yanında olmasını istiyordu ve ancak oğlu öldürüldüğü için savaşa girebilirdi. Bu da bir yanlış anlaşılmaydı; Alicent böyle olsun istememişti ve zaten Aemond da Lucerys’i öldürmeyi asla istememişti, sadece Vhagar’ı kontrol edememişti. Böylece savaşın her iki tarafının da şartların bazen etiğin dışına sürüklediği, aslında özünde etik gayeler taşıyan ve çaresiz bir kurban olarak görülmesi sağlandı.

house of the dragon alicent ve rhaenyra

Burada bir yanlışlık, daha doğrusu, kendi adıma “Olmaz öyle şey!” şeklinde itiraz edebileceğim bir şey yok. Fakat en güncel ve görece de diğer fantastik yapımlar arasında sertliğiyle bilinen iki uyarlamada birden, hele ikincisi hikâyesel olarak kaynağına bu derece sadıkken illiyet bağına dayalı bir meşrulaştırma, bir hakkaniyet çabası görünce insan, antikahramanlığın günceldeki durumunu biraz düşünüyor. Senaristler, yapımcılar yahut yatırımcılar bir noktada bunun daha iyi bir yorum olduğuna karar vermiş olmalılar ki bu değişiklikler yapılmış elbette. Ve objektif olarak iki dizi de kendi içerisinde güzel tepkiler alan, kaliteli dizilerdi.

Hemen her zaman için kötü karakterlerle ilişkimizin, iyilerle olandan daha karmaşık olduğunu söylemek mümkün. Hikâyenin sonunda iyilerin kazanmasını istesek de kötülere hak vermeyi seviyoruz. Belki kahramanlar kadar saf ve temiz olabileceğimizi düşünmüyoruz belki zaten bu mümkün olmadığı için villain’larla daha rahat bağ kuruyoruz. Vermeyi aklımızdan geçirdiğimiz bazı kararları verebildikleri için onlara biraz daha torpil geçiyor da olabiliriz. Kötü karakterler giderek daha karizmatik oluyorlar, bunun üzerine sayfalarca yazıyoruz. Captain America yerine Punisher izlemeyi tercih ettiğimiz, Punisher’ın da Daredevil gibi değil, tam olarak ismiyle uyumlu olmasını istediğimiz zamanlar az değil.

Bununla beraber bizim kötü karakterlerle ilişkimiz karmaşık olsa da onların değil, iyi karakterlerin geçirdiği değişim daha karmaşık. Joker’in ya da Voldemort’un sevgi, saygı, empati içerisinde kahramanlıklar yaptığı bir hikâye sıkıcı olurdu sanki? Hatta “O zaman ortada bir hikâye kalmazdı”, diye düşündüğünüzü de tahmin ediyorum. Bunun yerine “Ya Superman kötü olsaydı?” gibi sorular sormak daha fazla hikâye veriyor bizlere, kahraman olmak istemeyen kahramanlar düşlüyoruz. Süper olsun ya da olmasın, kahramanlar da giderek antikahramanlara böyle dönüşüyorlar. Güncelde artık sadece olumsuz özellikleri de bünyelerinde barındıran başkahramanlarımız var, güncel olmayan örnekleri de Rings of Power dizisindeki gibi alıp; Galadriel’i inatçı, şımarık, hatalı bir karaktere doğru itekliyoruz.

rings of power galadriel

Bütün bunları bir yazı içerisinde her yönüyle ele alıp açıklamak pek mümkün değil. Fakat “Bıktık artık tek boyutlu, safi nur bakışlı ve temiz niyetli kahramanlardan!” deyip antikahramanları, griliği, sertliği, diyalektiği ararken; bu arayış da açıkçası bizleri geriden takip eden ana akımda ve gelenekleriyle ünlü kocaman şirketlerde henüz yankı yapmaya başlamışken, daha da özet hâliyle piyasa henüz birkaç yıldır burada büyük de bir pazar oluşturmuşken, neden birdenbire zaten kendiliğinden gri bir paketle gelen tartışmalı karakterlere, bu özellikleri için hakkaniyet kazandırmaya çalışılıyor, ondan pek emin değilim.

Bunu da “kusursuzluk” kadar “kusurların” övüldüğü bir zaman diliminde yaşadığımızı ön kabul almama rağmen söylüyorum bu arada. Reddit, Twitter, kahvehane, tribün, akademik yazın fark etmeksizin zıt iki kavram aynı oranda geçerli, aynı oranda kabul görmüş durumda ve bir taraf ne kadar sertleşirse o kadar diğer tarafa varıyor ki belki bunları oturup, sorgulamaya gerek bile yok. Fakat bence kahramanlardaki değişim çok temel ve temalar, kavramlar kadar da soyut olmayan, yapısal olarak tespit edilebilir bir nokta. Yeni bir geçiş döneminde miyiz yoksa eskiye mi dönüyoruz? Bu işler biraz etki-tepki meselesi, zaman ve mekân gayesi gütmesek klasisizm ile realizm; hümanizm ile romantizm neredeyse aynı ilkeleri taşıyor zaten. Çağın hastalığından mütevellit, bu sefer bir yüz yılın çeyreğinde sıkılmış da olabiliriz. Benim kendi adıma bir rahatsızlığım yok, herkesin de kendi tercihi bakidir. Öte yandan süreci takip edip buna bir cevap aramak ise tartışmayı çok sevdiğim bir konuya getirir beni, yorumlara gelirseniz mutlu olurum.

Author

Editör-in-çiif. Hayvan dostu, çokça yalnız; ismiyle müsemma ama çoğunlukla zararsız. İyi tavsiye verir, geç olana dek ciddiye alınmaz. Her geçen gün bitkinliğine şaşırarak ‘takı taluy takı müren‘ arıyor.

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.