Dünyanın en prestijli film festivallerinden olan ve geçtiğimiz hafta 80. kez gerçekleşen Venedik Film Festivali, sinema dünyasından ileride konuşulacak ve izlenebilecek birçok filmi bizlere sundu. Yine bu köşede de adından söz ettiğimiz Michael Mann’ın Ferrari‘si, Lanthimos’un Poor Things‘i veya Fincher’ın The Killer‘ı derken, festivalin ödülleri sahiplerini buldu. The Favoruite, Lobster, Killing of A Sacred Deer gibi filmleriyle tanıdığımız ve sinema dünyasının son on yılını sallayan Yunan asıllı yönetmen Yorgos Lanthimos’un Emma Stone’u bir kez daha yönetmenin setine taşıyan filmi Poor Things, yarışmada en iyi filme verilen Altın Aslan ödülünün sahibi olmuş ve çok konuşulmuştu. Birçok eleştirmenin ve izleyicinin de övgülere boğduğu kitap uyarlaması yapım, afişleriyle de sosyal medyada yankı uyandırmıştı.

Sinema dünyası için tüm bu güzel haberlerin yanı sıra, festivalin ve sosyal medyanın gündeminde; özellikle woke-culture ile harmanlanan birkaç konu göze çarpmıyor değildi.

Pedofiliyle suçlanan ve Amerika’ya girişi yasaklanmış Polonyalı yönetmen Roman Polanski’nin yeni filmi The Palace, sette taciz suçlamalarıyla gündeme gelen ve bir dönem “Fransa’nın Spilberg’i” olarak anılan Luc Besson’un yeni filmi Dogman ve üvey kızı ile kendisi arasında çıkan taciz-pedofili söylemlerinin gündeme geldiği, artık kariyerine ve de kişiliğine farklı bir gözle bakılan Woody Allen’ın kariyerinde ilk kez İngilizce dışında çektiği (Fransızca) yeni filmi Coup de Chance, Venedik Film Festivali’nin bu yılki seçkisinde kendilerine yer bulan filmler arasındaydı.

Özellikle sosyal medyada gelen tepkiler doğrultusunda birçok kişinin odağını çevirdiği bu yılki Venedik Film Festivali, Holywood’daki senarist-oyuncu protestolarının festival üzerindeki etkisini festival başlamadan da olsa hissettirmişti. Michael Mann’in Ferrari filminde rol alan Adam Driver, Holywood’daki dayanışmaya destek vermiş ve protestolarının ruhunu İtalya-Venedik’e taşımıştı. Luca Guadagnino’nun grev sebebiyle kendi filmini yarışmaya sokmadığını da bildiğimizden, festival başlamadan birçok kişiyi ufak bir tedirginlik kaplamıştı.

Festivalin başlamasının ardından pek de gündeme gelmeyen grev meselesinin ardından büyük tartışmalara konu olan en büyük ana başlık ise hiç şüphesiz “Me-too” hareketinin süzgecinden geçmiş ve adları toplum arasında pek de hoş anılmayan bu üç yönetmenin (Roman Polanski, Luc Besson, Woody Allen) seçkide yer almasıydı. Filmlerinin gösterimleri sırasında festival salonunun dışında eylem yapan aktivistler, yönetmenlerin yeni filmlerinin festivalde gösterilmesine büyük tepki göstermişti.

Woody Allen’ın filminin gösterimi sırasında gerçekleşen bir protesto

Yönetmen-senarist Woody Allen; Venedik’teki bir röportajında suçlamaların sebebini anlayamadığını ve artık bu olaylarla daha fazla ilgilenmediğini de basına iletti. Şu sıralar New York’lu caz grubu ile Avrupa turnesinde olan Woody Allen, bir süredir Avrupa’da filmlerinin çekimlerini gerçekleştiriyordu. Öte yandan daha birkaç sene önce kendisine “Yaşam Boyu Başarı” ödülü verilen Roman Polanski’nin yeni filmi The Palace, adeta sinema yazarlarının hedefindeydi. Yerden yere vurulan ve büyük eleştiriler alan The Palace, Rotten Tomatoes sitesinde %0 ile “Çürük Domates” unvanı almış ve yönetmen Roman Polanski de protestolardan -haklı bir biçimde- kendi payına düşeni görmüştü.

Tüm dünyanın konuştuğu film festivallerinin woke-culture‘ün hedefi hâline gelmesi, aslında birkaç yıl önce Cannes Film Festivali’nde festival direktörü Thierry Fremaux’ye gösterilen tepkilerden sonra başlamıştı. Sanat ötesi bir konumda bulunan bu oluşumların odağındaki tartışmaların Venedik’e de yansıması, bu yılki seçki yayınlandıktan sonra kaçınılmazdı elbette. İleride bu durumun nasıl bir hâl alacağı merak konusuyken protestocuların ve aktivistlerin haklı isyanlarının da geleceği her zaman merak konusu olmaya devam edecek gibi duruyor. Şu durumda “woke-culture” ile arası en barışık prestijli festival Berlinale gibi gözüküyor. Venedik ve Cannes Film Festivalleri her yıl binlerce izleyiciyi içine çekmeye devam edecek fakat erkek egemen sinema sektörünün “woke culture” ve “me-too” döneminin ardından bile günümüzdeki gibi bir halde olması, protestocuları ve aktivistleri; onun da ötesinde biz izleyicileri endişelendiriyor.

Author

Berlin'den bildirmeye çalışan, Avrupa'nın nabzını tutan, sinema sevdalısı ve yazmayı seven bir birey.

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.