Son zamanlarda senarist ekibin kitap serisinden hazzetmediği açıklamaları, Henry Cavill’in üçüncü sezonda başrolden ayrılıp yerine Liam Hemsworth’ün geçmesi gibi sebeplerle sallanan, şu iki olumsuz durum ve belirsizlikler sebebiyle fazlasıyla kötü tepkiler alan ama buna rağmen yine Netflix bünyesinde, bu evrende geçen bir sürü yeni yapım da duyuran Witcher markası, bayağı stresli bir süreç geçiriyor. Belirli bir popülerlik sınırına ulaşıp, o sınırı da geçen markaların böyle sallantılar ile haklı hayran tepkileri arasında yıkılmasına, yakın zamandan Rowling ve Harry Potter örneğinin kanıtladığı şekilde sık şâhit olmuyoruz fakat istisnalar yok değil. Netflix’in Witcher tarafı ise olan bitenlere karşı olağandan fazla sessiz, sadece hayranları belirli bir süre geçmesini bekleyip o vakte kadar da Witcher ismiyle çıkan yeni yapımları izlemeye davet ediyorlar. Bizim de şimdilik bütün bu süreçle ilgili konuşmaları bir kenara bırakıp, elimizdeki bu yeni yapımlara odaklanmaktan başka çaremiz kalmıyor.

The Witcher: Blood Origin, dört bölümlük bir mini seri olarak ve her halükarda bir Netflix yapımı içerisinde bulunduğumuzu aklımızdan çıkartmasak dahi, Witcher hayranlarına çok fazla şey vaat ediyordu. Kıtaların Birleşimi hadisesini açıklayacaklar, ilk Witcher’ın yaratılışını işleyecekler, Witcher Ot Sınavı ile ilgili bilinmeyenlere ışık tutacaklar, Ithlienne’in kehanetini ilk verdiği zamanlara bizi götürecekler; hatta işin başında da Netflix yazar kadrosunun yanında Sapkowski danışman olarak bulunacaktı. Bir oturuşta izlediğim Blood Origin, bu beklentilerin altından ne kadar kalkabildi, ben de şu an bunu konuşmak için burada bulunuyorum. Bu incelemeyi başlangıçta bir liste yazısı olarak düşünmemiştim fakat Blood Origin, evreni ve markayı çok seven, üzerine uyarlamalara karşı da fazlaca anlayışlı yaklaşan bir insan olarak benim bile hoşuma gitmeyi başaramayan bir iş oldu. Dolayısıyla sayfalarca dizide neyin çalışmadığını yazmaktansa böyle elle tutulur, net başlıklarla işe girişmek daha mantıklı geldi.

Görselden sonra bolca spoiler vardır, dikkatli olunuz.

The Witcher: Blood Origin
The Witcher: Blood Origin

1) Blood Origin’in Kanon Karakterleri

Dizi çıkmadan önceki son fragmanda hem kitaplar hem de oyunlardan bildiğimiz bazı kanon karakterlerin Blood Origin kadrosunda yer alacağı doğrulanmış; bizler de onları, elbette ki Netflix’in kurduğu bu yeni uyarlama hikâyenin içerisinde nasıl göreceğimizi merak etmiştik. Bu karakterler, Ithlienne, Eredin ve Avallac’h idi.

Ithlinne

Ithlinne, Blood Origin’de tanıştığımız ilk kanon karakter oldu. Bir şifacı ve kâhin olan Ithlinne’i mini dizinin bir ilk ve bir de son bölümünde, henüz küçük bir kız olarak gördük. Bu, Ithlinne’i ekrandaki ilk görüşümüz değil; The Witcher’ın ikinci sezonundaki Voleth Meir hikâye örgüsünün başlangıcında Yennefer ve Fringilla, Francesca’nın başını çektiği Scoia’tael’e esir düştüklerinde üç kadın, paylaşılan bir rüya görmüştü. İşte o rüyada Francesca’ya görünüp, elflerin kurtuluşunu müjdeleyen beyaz cübbeli figür Ithlienne’di ya da Francesca öyle olduğunu düşünmüştü. Ithlinne, Blood Origin’de kehanet yetenekleri sebebiyle hasta olarak damgalanan bir genç kız fakat iki adet de büyük kehanet vermesiyle bizim onu bildiğimiz hâline yakın bir portre çiziyor. Ithlinne’in Kehaneti, Kıta’nın nasıl son bulacağını anlatıyor ve taa eski çağlardan, Ciri ile Geralt’ın hikâyesini başlatıyor.

Blood Origin’in buraya eklediği şey, Jaskier’e birebir aktarılan bir diğer kehanet: Dünyanın sonunu getiren kişi, bir canavarın soyundan geliyor ve Jaskier’in henüz keşfetmediği hâliyle kesin olarak Ciri. Köpek Klanı’ndan gelen ilk witcher ile bir elfin kanını taşıyan Ciri, neden Kurt Okulu’ndan bir witcher’ın üvey kızı oluyor, bir witcher olarak yetiştiriliyor, insanlar ona neden canavar diyor; aradaki bağlantı da çok bariz olsun, değil mi? Buradaki ana sorun şu; Ciri gibi, Ciri’nin atalarına dayanan çok fazla çocuk var. Bin yıllar içerisinde insanlar, elfler, cüceler, krallar, büyücüler, soytarılar, hatta bilumum tüm zerzevat bu kanın peşinden koşuyor; bunlardan bazıları daha fazla zerzevat olduğu için kanı çoğaltmak adına bir üretime girişiyor, bazılarının çekinik bazılarının da baskın genleri olan bir sürü gayrimeşru çocuğu oluyor vb. Günün sonunda hiçbiri de doğrudan Ciri’yi baz almıyor bu arada, istenen şey onun doğuracağı bir erkek çocuk.

Şimdi bilimden büyüye, genetikten siyasete kadar uzanan böyle bir sorunu, iki cümleyle kesin bir yargıya ulaştırarak fazlaca basitleştirmiş oluyorsunuz, kendi seçiminiz. Bir hikâyenin bin yıllar içerisinde kulaktan kulağa seyahati sırasında üzerinde binlerce değişiklik yapılabilir; yarısı yanlış anlaşılabilir, hepsi aynı anda doğru olabilir, ihtimaller sınırsınız. Fakat bir tanesini seçtiniz, bunu da birebir Ithlinne’in ağzından hem Ciri’ye doğrudan erişimi bulunan hem de bütün dünyaya anlatma kapasitesine sahip tek kişi olan Jaskier’e anlattınız. Bu hikâyenin, bu hâliyle tutması için tek seçenek, Netflix’in beş sezonluk The Witcher dizisinin sonunda Kıta’yı gerçekten de Ciri’nin yok etmesi. Gerçekten bu cesareti gösterebilecek misiniz? En önde ben tebrik edeceğim.

Eredin

Eredin, Blood Origin
Eredin Bréacc Glas

The Witcher: Blood Origin’in detayları açığa çıkmaya başladığında evreni bilen herkesin kafasındaki en büyük soru işareti, zamansal açıdan gözden kaçabilecek ve ters düşebilecek problemlerdi. İnsanlar Kıta’ya Kürelerin Birleşimi ile Kıta’nın oluşumundan birkaç yüzyıl sonra ulaşacaklardı ama Elfler ve Cüceler de Kıta’ya, onun ilk sakinleri olsalar da sonradan gelmişlerdi. Kürelerin Birleşimi’nden önce Kıta’da yalnızca canavarlar değil büyü de yoktu, onu da Kıta’ya elfler getirmişlerdi. Oysa Blood Origin, Kürelerin Birleşimi gerçekleşmeden önceki bir zamanı anlatıyor ve bunların hepsini, elflerin klanlar kurması yahut kale duvarları arkasında yaşaması gibi birçoğu kulağa saçma gelen eklemeyle içinde barındırıyordu. Tanıştığımız ikinci kanon karakter Eredin üzerinden buradaki sapmalara girişebiliriz diye düşünüyorum.

Eredin, Witcher evreninde yok olmanın eşiğindeki anavatanlarından ayrılan ve bazısı başka bir dünyaya (Aen Elle) bazısı da Kıta’ya yerleşenler olarak (Aen Seidhe) iki grupta ele alınan elflerden biri. Biz onu hem kitaplarda hem de oyunlarda gördüğümüz şekliyle Witcher evrenine kıyamet vaktinde gelecek olan Wild Hunt’ın lideri olarak tanıyoruz. Blood Origin’de Eredin’in gençliğini gördük ve Kıta’dan nasıl sürgün edildiğini izledik. Fakat Eredin, kısaca açıklamaya çalıştığım bu iki gruptan ilkine ait, farklı bir dünyaya yerleşen bir Aen Elle elfi ve Kıta’nın bildiğimiz hâli oluşmadan öncesinde başka bir dünyada, Wild Hunt’ın komutanıydı zaten. Kürelerin Birleşimi ona vardığı dünyadaki Tekboynuz ırkına üstünlük sağlamak ve başka dünyaların kaynaklarına çökmek için daha fazla insan köle bulma imkânı sunuyordu, o da Kıta’ya fiziksel olarak geçmenin ve daha sonrasında Ciri’yi ele geçirmenin yollarını bu yüzden arıyordu.

Blood Origin içerisinde tabiatı kötü ve Aen Seidhe olarak tanıtılan genç Eredin, başka dünyaları kaynakları için fethetme güdüsü sabit kalsa da kaos büyüsü kullanan bir büyücü tarafından alt edilip, Voleth Meir’in ya da onun cinsinden bir tayfın kontrolünde gibi görünen bir kaos dünyasında mahsur kalıyor. Görüyoruz ki Netflix’in bu uyarlamasındaki Wild Hunt, bu tayfın komutasında ilerleyecek; Ciri’nin peşine de onun yönlendirmesiyle düşecek. O arada Aen Elle dünyasındaki elf yerleşimidir, onların mimarisidir, Ciri’nin hikâyesinde büyük bir yeri olan Tekboynuzlar’dır filan yalan olmuş gibi gözüküyor. Hatta sadece Aen Elle dünyası değil, Kıta’daki Aen Seidhe varlığı da aynı şekilde.

eredin witcher 3
Eredin Bréacc Glas, The Witcher 3: Wild Hunt

Witcher serisinin en temel mesajlarından biri azınlıklar ile egemen güçler arasındaki çatışmayla ilgili. Bu çatışma da en temelinde Kürelerin Birleşimi’nden sonra Kıta’da giderek daha da azınlık durumuna düşen elfler, cüceler, buçukluklar, dyradlar ve diğer ırkların birleşiminden oluşan Scoia’tael ile insan krallıkları arasında gerçekleşiyor. Yani bu bir spoilerlı yazı, beis görmüyorum bunu söylemeye, bu serinin ana karakteri bu çatışmada elflerin tarafında durduğu için öldürülüyor. Blood Origin’de çizdiğiniz bir avuç elften oluşan ve kimsenin yok etmesine imkân vermeden zaten birbirini öldüren bu klanlar, biz Kıta’ya insanların varışını gördükten sonra ne ara bir Altın Çağ yaşadılar, doğayla uyumlu saraylarında ebedi çiçeklerden taçlar yaptılar, bilmiyoruz. İlk sezonda Filavandrel ne anlatıyordu Jaskier’e mesela?

Bu bir uyarlama ve Eredin ile Aen Elle meselesini ona göre değerlendiriyorum; elfler her zaman, bizim dünyamızda da olduğu gibi sahte bir Altın Çağ masalına inandırılmış ve kandırılmış olabilirler; bu da Witcher evreninin genel temasına uygun olur. Sadece bu değişiklikle nelerin gittiğini ve tutarlılık açısından yerlerine nelerin koyulması gerektiğini belirtmek istedim. Yeni bir açıklama getirilene kadar şu anki hâliyle bir tutarsızlık var, çalışmıyor.

Avallac’h

Son kitaplara rast geldiği için fazla bilindik olmayabilir fakat Witcher 3 oynayanların çok iyi tanıdığı Avallac’h, Blood Origin içerisinde gördüğümüz üçüncü kanon karakterdi. Eredin gibi Kıta dışı elflerden biri olan Avallac’h hem bir bilgin hem de dünyalar arası seyahat edebilecek kadar güçlü bir büyücü. Bir Bir noktaya kadar Eredin ile aynı emeller için uğraşıyor, bir noktadan sonra ise onunla ters düşüyor.

Blood Origin’de ise Avallac’h’ı henüz Ciri ve onun kanıyla kafayı bozmadan çok önceki bir noktada, biraz da gençliğinin verdiğini umduğum saflığa bulanmış bir şekilde gördük. Eredin bahsinde söylediğim pek çok şey onun için de geçerli o yüzden kendimi tekrara düşmüyorum. Fakat bir artı olarak Blood Origin’de Avallac’h’ın yalnızca uzayda ve zamanda monolitler aracılığıyla seyahat edebileceğini çözmesini değil, son bölümün credits sahnesi ile Ciri’nin hikâyesine nasıl dâhil olduğunu da öğrendik. Önce Ithlinne, sonra Eredin ve en son Avallac’h ile zaman yolculuğunu bu kadar karıştırmalarının ileriki zamanlarda tutarsızlık yaratmaması bir mucize olacaktır diye düşünüyorum. Çünkü farklı dünyalarda zamanın farklı işlemesi ve bu sayede 1200 yıl farklı bir dünyada yaşayan birinin dünya değiştirerek farklı bir zamana gelmesi bir konsept, doğrudan zamanda yolculuk yahut evlerden ırak, daha saçma bir açıklama ise bir başka konsept. Bir de tabii The Witcher’ın ilk sezonunda zamanları eşitlemek için yaptıkları şeyin aynısını Avallac’h için yaptılar, aynı numarayı iki kez yemezler diye biraz daha düşünseydiniz keşke.

2) Blood Origin’in Hikâyesi

The Witcher: Blood Origin
The Witcher: Blood Origin

Kanon karakter ile uyarlamalar arasındaki farka ve bunların neden tutarsızlık yaratmadan işlemeyeceğini düşünmeme iyice dalmış olduk, büyük bir yükü sırtımızdan attık. Şimdi ise daha diziye özel konulara girişebiliriz sanırım. Blood Origin’in hikâyesi temelde bir hikâye anlatıcısının gelip, savaş alanından kurtardığı Jaskier’e geçmişin efsane 7 karakterine dair anlattığı küçük bir hikâyeye dayanıyor. Hatta bizim sesimiz oluyorlar ve diyorlar ki “Bir grup yabancı, bir özgürlük davası uğruna yolculuğa çıkar ve dostluk kurarlar hikâyesi eskimedi mi artık?” Ekranın başında oturan hepimiz biliyoruz ki evet, eskidi. Sonra Minnie Driver’ın canlandırdığı Seanchaí yani Galce hikâyeci karakteri, bu hikâyenin Kürelerin Birleşimi’ne giden yolda ilk witcher’ın yaratılışına temas ettiğini söylüyor. Jaskier’in ilgisi çekiliyor, bizim için de öyle olması bekleniyor.

Blood Origin bir mini seri dolayısıyla dört bölüm, kısa bir hikâyeyi anlatmak için ideal bir süre sunabilir. Fakat bu hikâye değil 45-50’şer dakikalık dört bölümü, 10’ar dakikalık iki bölümü dolduracak kadar bile detay içermiyor. Orada bir yerlerde biraz akıllı birileri varmış ve altı bölüm olarak planlanan bu dizi, dört bölüme düşürülmüş. Hâlâ kurtarmadığını anlamış olsalar gerek ki senaristler de karakterleri tanıtırken, olaylar arası geçiş yaparken ya da giriş ve sonuç belirtirken masalcının diline başvurmuşlar.

Dört saatte anlattıkları şey şu: Vakti zamanında elfler savaş hâlindeydi, kıtlık vardı. Savaşı bitirmek isteyen elf kralı anlaşma yapmak için diğer elf ülkelerini konseyine çağırdı. Fakat yardımcısı olarak seçtiği kişiler kötü niyetli insanlardı ve bu yüzden elf kralının meraklı ama safça kız kardeşi ile işbirliği yaparak konseye gelen herkesi öldürdüler. Uzun zamandır birbirine düşmanlık besleyen yedi kişi de halkı zalim imparatorluğun elinden kurtarmak ve dünyanın yok olmasına engel olmak için farklılıklarını bir kenara bırakıp güçlerini birleştirdiler. İmparatoriçenin sarayını bastılar, canavarını öldürmek için de savaşçılardan birini büyüyle witcher’a dönüştürdüler. Çabaları halkı özgür bıraktı, imparatoriçeyi yok etti, kötü komutanı sürgün etti ve Kürelerin Birleşimi adı verilen bir hadisenin sonunda yeni bir dünya düzeni başladı. Fakat doğaya müdahale ettikleri için witcher’ın dönüşümü tamamlanmamıştı o yüzden insanlığını kaybetti, yolda âşık olduğu diğer savaşçının ellerinde can verdi. Yine de bu bir son değildi çünkü aşklarının meyvesi bir çocuk diğer savaşçının karnında yaşama merhaba dedi.

The Witcher: Blood Origin poster
The Witcher: Blood Origin

Böyle bir dünyanın en düz hikâyesini azıcık edebi açıdan süsleyip toplamda kaç saatte anlatabilirsiniz ki? Elinizi korkak alıştırmayın; karakterlere geçmiş yazın, çoğunuzun elinde karakter kağıdı hazırda vardır. Koyun üstüne iki espri; verin güzel sesli bir arkadaşınıza okusun size, haydi yarım saat sürsün. Şu özet bir paragraftan dört saat çıkartmak için aralara ekledikleri şeyler de hiçbir anlam ifade etmiyor. Bu insanlar kimmiş? Zamanın birinde bir kabilede yaşıyormuş, boşver onu şimdi, yola çıkmış işte. İlk Witcher nasıl yaratılmış? Ya bir canavar kalbi almışlar, biri ormandaki bitkilerden iksir hazırlamış, biri de büyü yapmış. Küreler nasıl birleşmiş? Zamanda ve mekânda yarıklar açabilen bir dikili taş varmış, onu patlatmışlar. Ve hepsi de son bölümün küçük bir kısmında anlatılıp geçilmiş.

Temelde anlatmak istediğim şey şu; çoğu yapıma ve özellikle de kitap uyarlamalarına kızarken farklı bir medyaya geçtikleri ve süreleri, takdir edersiniz ki bireysel bir okuma eyleminin kaldırdığından daha kısıtlı olduğu için müsamaha gösterebiliyoruz. Her bir detayı birkaç saatlik bir filme yediremezsin, bazı şeyleri vurgulamak ve bazılarını da dışarıda bırakmak zorundasın; değerlendirme işlemi de eserin doğasına uygun olarak neleri vurgulayıp, neleri çıkarttığın üzerinden gelişiyor. Ama Blood Origin’in neredeyse hiç nüans, hiç arka plan, hiç detay barındırmayan minicik bir hikâyesi ve bunun aksine saatlerce de süresi varmış. İzlediğimiz bu dizinin üç bölümü, o süreyi doldurmak için eklenen, içerisinden çıkartsak anlamını yitirmeyen, uzun vadede hikâyeye yeni bir bakış açısı katmayan ve hâliyle insanı da sıkan sahnelerden ibaret; basit bir hikâyeyi çok güzel de anlatabilirlerdi ama onun yerine boşluk doldurmayı seçmişler.

3) Blood Origin’de Tanıştığımız Karakterler

Blood Origin karakterleri
The Witcher: Blood Origin’in efsane yedilisi

Önceki paragrafı bitirdiğim yerden alıyorum, Blood Origin’de yediden fazla karakterle tanıştık. Scian hariç hiçbirinin akılda kalıcı bir hikâyesi yahut ayırt edici bir özelliği olduğunu düşünmüyorum, Scian da sadece Michelle Yeoh izlemesi keyifli bir oyuncu olduğu için öne çıkıyor. Çünkü anlatması yarım saat sürecek tek bir varış noktasına ulaşmak adına üç koca bölümü bu karakterlere bir yol hikâyesi yazmaya harcamışlar ama ne nereden geldiklerini göstermişler ne yolu açıklamışlar ne de o yolda karşılaştıkları zorlukları.

Blood Origin’in reklam kampanyası esnasında bu karakterlerin rol tanımları ve ufak tanıtım videoları yayınlanmıştı, diziyi izlediğinizde de geçmişlerine ve karakterlerine dair oradakinden fazlasını öğrenmiyorsunuz. Birbirine düşman karakterler dost olacak, âşık olacak demişler; karakterler sislerin içinde aniden peyda olarak birbirlerinin hayatına giriyorlar. Siz, “Ne ara tanıştılar” diyene kadar birbirlerine yeminler etmeye başlıyorlar. Yol hikâyesi demişler, sanki üç-dört geniş plan manzarası aldıktan sonra akıllarına bu evrende portalların olduğu gelmiş ve yolculuğu böyle tamamlatmışlar. Karşılarına, yarısının neden umursadığını anlamadığınız diğer yarısının da kendi ağzıyla “Başka işim yoktu zaten” diye üzerine alındığı problemler çıkartmışlar; onu da şipşak, ekip çalışmasıdır, iki diyalog fazla kurdurmaktır demeden çözmüşler. Elimizde kalan da böyle bir hikâyede binlerce kez söylenmiş büyük büyük cümleleri tekrarlayan ve üç gün sonra adını unutacağımız karakterler olmuş.

Tüm bunların ışığında insan ister istemez Blood Origin’i çekeceklerine azıcık özenip birkaç sayfalık güzel bir masal yazsalarmış, metnini de Joey Batey’e okutsalarmış; illa dizi istiyorlarsa da bir bölüm The Witcher’da Jaskier’in üstüne animasyon koysalarmış diyor. Ne canımız sıkılırdı ne de bunca bütçe vasat altı bir iş için harcanırdı. The Originals ve Iron Fist senaristinin showrunner olduğu diziden ne bekliyordum, orası da var. Fakat sorumlu diğer isim Lauren Hissrich şimdiye kadar biraz daha hâkim gibiydi olaya, en azından iki sezon The Witcher ile Nightmare of the Wolf animasyonu insanı mutlu ediyordu.

Siz izlediniz mi The Witcher: Blood Origin’i? Aranızda diziyi sevenler varsa bir çıtlatsın, belki benim de moralim düzelir. Ne olacak bu Witcher’ın hâli, onu da konuşabiliriz tabii. Beklerim.

Yazar

Editör-in-çiif. Hayvan dostu, çokça yalnız; ismiyle müsemma ama çoğunlukla zararsız. İyi tavsiye verir, geç olana dek ciddiye alınmaz. Her geçen gün bitkinliğine şaşırarak ‘takı taluy takı müren‘ arıyor.

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.