Bu sayfalarda büyüler, büyülü evrenler ve cadılarla ilgili pek çok yazı yazdık. Küçüklüğümüzden beri takip ettiğimiz kitap serilerinin, izlediğimiz filmlerin ve oynadığımız oyunların temaları arasında büyü fazlasıyla bulunuyordu, en büyük sebebimiz bu. Fantastik bir dünyada yaşamak, doğaya yahut insanların davranışlarına müdahale edebilmek, gözle görünmeyen varlıkları bilip onlarla temasa geçebilmek; hiçbir şey olmasa bile iksir kaynatıp, uçabilme yeteneğine sahip olmak elbette ki herkes için ilgi çekici. Fakat ilginin boyutu kurgusal eserlerde kalmayıp gerçek hayata taştığında; mesela bizler büyüyüp mesleklerimizi de büyü tarihini malzeme edinebilecek şekilde seçtiğimizde ya da Cadılar Bayramı gibi, kökü bin yıllar öncesinde ve çok farklı bir etkinlikte kalmış günleri kutlamak için büyük ve küçük, yerli ve yabancı, geek ve pop olarak sıralara girdiğimizde, işin boyutu da edebi zevk arayışlarından, eğlenceli birkaç saat geçirme isteğinden farklılaşıyor sanırım.

Her geçen yıl büyü ve cadıları içeren daha fazla popüler eser görüyoruz, bilim kurguya dayanan bir çizgi roman sinematik evreni, geldiğimiz noktada kendisini büyücülere teslim ediyor. Etki tabii ki iki yönlü çalışıyor; bu temaya ilgi duyan insan sayısı arttıkça gerçek hayatında da cadı gibi davranmak isteyen insanlar çoğalıyor, onlar çoğaldıkça da daha fazla bu temada yapım ortaya çıkıyor. Tarot falı bakmakla ünlenen influencer‘lar, kostümü bir günle kısıtlamayıp günlük giyiminin bir parçası hâline getiren sıradan vatandaşlar ve hatta önüne bir “yeni” getirilip yeniden sunulan spritüal inanç sistemlerine samimi olarak gönül veren kalabalıklar var artık.

Bu yılki 31 Ekim gecesinde ben de dedim ki madem bu geceyi cadıları ve büyüleri düşünerek geçirmek istiyorum, o hâlde klavyenin başına geçeyim ve bu bin yıllar süren ve her geçen gün daha da artan popülariteye, şöyle, genel de olsa bir göz atalım sizinle. Yazının götürdüğü yere göre belki sapla sapanı birbirinden ayırır, dünle bugün arasında ortaklıklar bulur ve fazlasıyla tanıdığımız birkaç isimden de bahsederiz?

Cadı Nedir, Kime Denir?

Aşırı kısa da olsa cadılık tarihinden bahsedeceğiz diyerek yola çıktık ve bunun için önce, cadının ne olduğunu biraz tartışmamız gerekecek. Tabii sadece “büyü yapan dişi birey” olarak düşünmeyelim bu kelimeyi, dişillikle fazlaca alakamız var ama bu başlığın açıklayacağı şey, sadece bu değil. Temelde büyücülük, kâhinlik, falcılık ve şifacılık gibi; bu türden aklınıza gelen hemen her özel meslekten de bahsediyoruz.

Cadının ne olduğu ve kimlere cadı deneceği, cevaplanması bayağı zor bir soru. Çünkü hem bir önceki paragrafı bitirirken vardığımız yerdeki hâliyle bu yeteneğe sahip olanların çok fazla türü var hem de her bir örneği, kendi zamanı ve kendi coğrafyası içinde düşünmemiz gerekiyor. İcat edildikleri tarihte mucitlerinin en iyi ihtimalle meczup olarak damgalandığı çoğu bilimsel buluş, bu şekilde düşünmemizin gerekliliğine bir kanıt. Sonra, şurada ayrıntılı bir şekilde yazmaya çalıştığım üzere büyünün ne olduğu da başlı başına karmaşık bir konu; okült ile iç içe, din ile iç içe, bazen de bilimle iç içe. Üçüncü bir zorluk daha var, bu iki zorlukla bağlantılı olarak kültür de giriyor işin içine. Cadılık yahut onu çağrıştıran kavramlar çok çok uzun bir zamandır hayatımızda olduğu için, ona bağlı yüzlerce yeni kavram da icat etmişiz, etmeye de devam ediyoruz. Üç adet zorluk yazdım kenara, bu da aklımızda dursun.

Fakat sorumuzu da cevapsız bırakamayız, bir noktada neye cadılık dendiğini açıklamamız lazım. Bu yüzden başlığımı haklı çıkartacak kadar aşırı kısa bir şekilde, üç farklı cadılık olduğunu söyleyeceğim sizlere. Birincisi, halk tipi cadılık diyebileceğimiz en yaygın ve en temel cadılık. İkincisi, şeytani ya da kötücül diyebileceğimiz; daha çok dini bağlamda anlam kazanan ve tarihin belirli dönemlerinde kendisinden daha etkin olarak bahsettiren cadılık. Üçüncüsü ise bu ikisinin bir sentezini taşıyan ama ikisinden de farklılaşmış, günümüzün yansıması modern cadılık.

Halkın Cadıları

En basit hâliyle sihir kullanımına dayanan yetenekler, tüm çağlarda, tüm coğrafyalarda ve tüm toplumlarda bir karşılığa sahipler. Bu yeteneklerin en öne çıkanları iyileştirmek, gelecekten bazı haberler vermek veya hava durumunu etkilemek olabilir. Halkın cadılarına ait büyü yetenekleri özlerinde iyi ya da kötü değiller, kullanana göre değişiyorlar. Büyünün en basit formu bu; herkese tanıdık gelebilecek, çoğunlukla yadırganmayacak, her toplumda her zaman da ihtiyaç duyulabilecek şeylerden bahsediyoruz.

Bu türden bir cadılığın, bugünkü anlamıyla dinlerle ve dogmalarla ilişkisi yok, kaynağını bir yaratıcıdan ya da bir kötücül varlıktan almıyor yahut onlardan birine tapmıyor. O yüzden bu kimseleri bugün de dâhil olarak çoğunlukla cadılıkla değil, bilgelikle birlikte anıyoruz. Köylerin ak saçlı ihtiyarları, bütün mahallenin bir neslini doğurtan ebe anneleri, herhangi bir işe girişmeden önce danışılan tecrübelileri yahut altıncı hissi kuvvetli insanları onlar.

Kötücül Cadılar

Ortaçağ’ın ortalarına denk gelecek şekilde ortaya çıkan bu cadılık biçimi, özellikle Batı toplumlarında görülen ve arkasındaki gizemli ve kanlı tarih göz önüne alındığında, popüler kültürde daha çok örneğiyle karşılaştığımız bir cadılığı karşılıyor. Pagan dendiğinde kastedilen de bu, süpürgeye binenler de bunlar, Cadı Mahkemeleri de bunlar için kurulmuş. Halk tipi cadılık gerçekte, öncesinde ve sonrasında daha yaygın olarak hayatın içinde bulunsa da filmlerde izlediğimiz çoğu cadı ya da büyücü, kara büyüler yapıp yapmadıklarından bağımsız olarak bu kötücül cadıların grubuna giriyor. Bu durumun da kurumsal dinlerin ortaya çıkması ve yaygınlaşmasıyla kopmaz bir bağı var elbette. Biraz geriye sarıp açıklayalım bu bağı.

Konu hakkındaki tartışmalar hâlâ sürüyor olsa da genel kabulle, Zerdüştlükten önceki çoğu inanç sisteminde, bugün artık inanalım ya da inanmayalım bir şekilde benimsediğimiz şekliyle “iyi ve kötü” yok. Zıtlığa dayalı ikili bir sistemden ziyade iyinin ve kötünün bir arada bulunduğu, birbirini tamamladığı, bütün olarak var olduğu inançlar var. Zerdüştlük ise bugünkü anlamıyla bir dinden ziyade bir düşünce ve yaşam biçimine daha yakın olsa da iyi ve kötünün birbirinden ayrıldığı bir evren görüşünü ortaya atıyor. Tanrı ve Şeytan, bir anlamda buradan ortaya çıkan kavramlar. Söz konusu ikilik daha sonra coğrafyanın verdiği güce dayanarak hem Yahudilik hem Hıristiyanlık ve hem de İslamiyet’te de devam ediyor. Bir noktada da üçlüğe dönüşüyor hatta ama konumuz şimdilik bu değil.

Yaratıcıyı, doğayı ve dünyayı iyi ve kötü olarak iki ayrı parça şeklinde algılamaya başladığımızda, cadılığa olan bakışımız da buna göre dönüşüyor. Büyü de hem iyi hem kötü olan bir şeyken iyi ve kötü olarak ayrılıyor ve giderek karmaşıklaşıyor. Tanrı iyinin tarafında elbette, şeytan ise kötünün. Cadıların tanrının değil, şeytanın tarafında kalmasının ise o kadar da karmaşık olmayan bir açıklaması var: tanrıya yahut onun emriyle hareket eden herhangi bir varlığa, onun buyruklarını duyurmakla görevli herhangi bir temsilcine ölümlü insanlar ya da kullar, müdahale edemezler. Onlara dua edebilirler, onlardan yardım isteyebilirler fakat kendi isteklerini gerçekleştirmeleri için onları zorlayamazlar. Büyünün en temel, en basit tanımı bile buraya ters düşüyor: ‘Doğaüstü güçlerle ilişki kurma yoluyla, doğanın ve doğaüstü varlıkların etki altına alınabileceği inancı‘. O hâlde cadıların, ister iyi amaçlarla isterse de kötü amaçlarla olsun, etki altına alıp isteklerini yaptırabilecekleri doğaüstü varlıklar, tanrının ve iyinin tarafında olamazlar.

Ortaçağ’dan Rönesans’a kadar uzayan süreçte bu yüzden cadılık, özellikle Hristiyan geleneğinde, sapkınlığın en büyük belirtilerinden biri olarak nitelenmiş ve 1700’lere kadar da ilk gruptaki, halkın cadılarında yer alan ebelerden, şifacılara pek çok kadın; hiçbirinin “büyü” dediği şey, herhangi bir varlığa tapmakla ilgili olmasa da şeytanla işbirliği yapmakla suçlanarak yakılmışlar. Buraya bir not olarak şunu da düşmek gerekir sanırım: Bu biçimdeki cadıların şeytana taptıklarına dair bir kanıt bulunmadığı gibi, pagan tanrılarından herhangi birine inandıklarına dair herhangi bir kanıt da bulunmuyor.

Özetlemek gerekirse şeytani yahut kötücül cadılık, kendi zamanının ve şartlarının ürettiği bir cadılık biçimi. Ancak cadılığın bu biçimi, gerek çekilen büyük acılar gerekse de bu acılara sebep olan hikâyeler ve içerisinde ataerkilliğin bastırdığı toplumsal koşullar sebebiyle hem tarihin hem de bugün, popüler kültürün büyük bir parçası.

Modern Cadılar

Modern cadılar, özlerinde, bugün hâlâ aramızda yaşamakta olan halkın cadılarına daha yakınlar ancak kültürel yayılımın etkisiyle biçimsel açıdan kötücül cadılardan da bağımsız değiller. Modern zamanın her ürününde olduğu gibi, en antikten en yeniye bir sentez söz konusu, hatta modern sonrasında çoğu kavramı ters yüz ettiğimizi de düşünürsek, en karışık cadılık biçimi bu yüzden modern olanlar.

Modern cadılar, büyüyü dine bağlı görüyorlar; semavi dinlerde olduğu gibi tek ve büyük bir yaratıcıya inanıyorlar. Ancak bu yaratıcının sadece dişi yanına odaklanıyorlar ve kötücül cadıların da nitelendirildiği gibi paganizmden çekilmiş, tapınılacak bir tanrıça söz konusu onlar için. Bir de bu tek ve büyük yaratıcı figürle birlikte tıpkı halkın cadıları gibi büyünün, doğanın bir parçası olduğuna da inanıyorlar yani büyüsel güçlerin, tanrıçalar yahut doğaüstü varlıklardan değil, doğadan kaynaklandığını savunuyorlar.

Bununla birlikte bir şeytana inandıklarını reddetseler de cadılığın yaygın algılanışında bulunan bu kötücül çağrışımdan kurtulmak için kendilerini ve tabii, inandıkları dinin ismini değiştiriyorlar. Eski İngilizce’den gelen Wicca, kendilerini ifade etmek için seçtikleri isim.

Üç Medeniyet ve Cadılığın Kökeni

Cadılığın ne olduğuyla ilgili genel bir fikrimiz olduysa aşırı kısa tarihçemize devam edebiliriz. Tıpkı cadılık biçimlerinde üç genel başlık olduğu gibi, cadılık ve buna bağlı oluşan tüm külliyata kaynaklık eden üç medeniyet var.

Sümer, Babil ve Mısır, mitlerden masallara, inançtan felsefeye kadar pek çok kültürel olgunun temelinde bulunan medeniyetler. Bu yüzden ünlü cadı meclislerine de baksanız, Yunan panteonuna da baksanız; ilk olarak bu üçüne yönlendiriliyorsunuz. Biz de öyle yapalım ve sırasıyla bu üç medeniyetin bugünümüze miras bıraktığı cadılığını, öne çıkan figürlerle birlikte konuşalım.

Lilitu

Milattan önce dördüncü yüzyılda Sümerler ve daha sonra Babiller’in ortak şekilde paylaştığı üzere, dünya dediğimiz yer birçok ruhla dolu. Bu ruhların çoğu da talihsiz bir şekilde, kötü tabiatlılar. Bu yüzden bireylerin hepsinin, onları bu kötü ruhlardan koruyacak kişisel varlıklara ihtiyaçları var. Böyle bir evren tasavvurunda kötücül ruhların başında, dişilliği ve vahşiliğiyle Lilitu yer alıyor.

Kanatları, el ve ayakları yerine pençeleriyle anlatılan, çoğunlukla da kendisine baykuşların ve aslanların eşlik ettiği söylenen Lilitu, geceleri kurbanını avlamak için gökyüzünde dolaşıyor. Kurbanlarını ise çoğunlukla derin uykuya dalmış erkekler oluşturuyor. Lilitu, bu erkekleri ya onlarla sevişmek için baştan çıkartıyor ya da kanlarını içiyor. Lilitu bir insan değil, bir ruh ve dolayısıyla insani özellikler taşımıyor. Ancak ona addedilen çoğu özellik yüzyıllar sonrasında şeytani cadılar olarak suçlanan birçok kadına mâl olmuş.

Bugün bildiğimiz kadarıyla Sümerler ve Babillerde cadılık bayağı yaygın. Nüfusun çoğunluğu tılsımlar taşıyor, falcılara ve kâhinlere danışıyor; cadılar, insanlara lanetler yapmaları yahut kötü büyüleri kaldırmaları için işe alınıyorlar, yani cadılık, bir meslek. Bunun yanında cadılar aynı zamanda fahişelikle de ilişkilendirilmişler. Bu fahişeliğin bugünkü anlamından çok büyük de bir farkı var; onlar, kutsal fahişeler ve genellikle tapınaklarda çalışıyorlar. Zira bereket ve doğum bugün bile hayatın en kutsal iki mucizesi ve cadılar, bunu sağlıyorlar. Pagan dönemle ilişkilendirilen en büyük tarım ritüellerinden birinin, ekinlerin yetişeceği tarlada bir çiftin cinsel ilişkiye sokulmasından ibaret olması da tesadüf değil tabii ki.

Bununla beraber cadılığın fahişelikle ilişkilendirilmesi, Yahudilikten itibaren kutsallığını kaybediyor ve cadılar, şeytana tapanlar olarak nitelendirildikleri için, dünyanın en eski mesleği de artık şeytanın çocuklarını doğurmak anlamına geliyor. Lilitu, muhtemelen zaten hepinizin isim benzerliğinden anladığınız üzere, kurumsal dinler çerçevesinden bakıldığında insanlık tarihinin kutsal fahişesi olarak da bilinen Lilith‘in de ilk örneği.

İştar

Babillerin ve sonrasında Akadların da ana tanrıçası İştar, bereket, doğurganlık ve hayat ile bağdaştırılan bir başka cadı örneği. Bununla birlikte henüz Zerdüştlük ve sonrasındaki zıtlıkla örülmüş ikili sisteme gelmediğimizi hatırlatmak isterim: İştar’ın da kendinde bütünleşen hem iyi hem de kötü yanları var. İştar, hem doğumun hem de ölümün tanrıçası. Temmuz’un hem kadeşi hem de eşi olan İştar, efsaneye göre, Temmuz’u yeraltı dünyasından kurtarmak için aşağıya iniyor, yani ölüyor. Tabii İştar’ın tırnak içindeki ölümü, bereketin bitmesine, mevsim döngüsünün bozulmasına ve doğumla başlayıp ölümle tamamlanan hayat döngüsünün sonlanmasına neden oluyor.

İştar’ın hikâyesi üç temel sonuca götürüyor bizi. Birincisi, onun Yunan’da Demeter, Persephone gibi tanrıçalara; Roma’da ise Diana‘ya ilk örneği teşkil etmesi. İkincisi ise cadılığın, büyü kullanma yeteneğinin hem doğanın ayrılmaz bir parçası olarak kutsal bir şey olması hem de diğer yandan yine doğanın ayrılmaz bir parçası olarak kaçınılması gereken, kötü bir şey olması. Doğumu simgeleyen âdet kanının hem kirli hem de kutsal sayılması da burasıyla bağlantılı; hamileliğin hem bir mucizeye yol açması sayesinde övülmesi ama aynı zamanda hamile kadınların mesela dışarıya çıkmasının ayıplanacak bir şey olması da. Üçüncüsü ise doğum mucizesinin kardeşiyle evliliğiyle birleşmesinden ve insanlığın üremesinin ancak onunla mümkün olmasından vardığımız noktada, Havva ile benzerliği.

İsis

Eski Mısır toplumu da Zerdüştlük öncesindeki gibi dünyayı ve evreni bir bütün olarak gören, doğaüstü ile doğayı birbirinden ayırmayan bir inanç sistemine sahip. Buradan yola çıkılarak büyü de hem doğal hayatlarının işleyişinin büyük bir parçası hem de doğaüstünde, tanrılarla iletişime geçmeleri için bir vasıta oluşturuyor. Bu denklemde Eski Mısır’ın en güçlü ve en önemli tanrıçalarından olan İsis, aynı zamanda en mahir büyü kullanıcılarından yani cadılarından da biri.

İsis, anlatının başında ölümlü bir cadı. Cadılığının kapsamında iyi bir şifacı olması var. Bir gün, güneş tanrısı Ra’nın tükürüğünü bir yılana dönüştürüyor ve yılanı, Ra’nın geçtiği yola koyuyor. Yılanın zehriyle karşılaşan Ra’yı çektiği büyük acıdan kurtarabilmek için İsis’i yardıma çağırıyorlar. İsis de Ra’yı tedavi edebilmek için, onun yaratılışından gelen ve ölümlülerden saklanan ismini bilmeye ihtiyacı olduğunu söylüyor. Böylece Ra, ismini İsis’e söylüyor ve İsis, ölümsüzlüğü kazanıp ölümsüzlerin arasına katılıyor.

İsis aynı zamanda tıpkı İştar ve sonrasında gelenler gibi, bir başka güçlü tanrının hem kardeşi hem de eşi. Hepinizin en azından birkaç kere ismini duymuş olduğunuzu düşündüğüm Mısır tanrısı Osiris‘ten bahsediyorum. Yine anlatıya göre Osiris, yeraltı tanrısı Seth tarafından öldürüldüğünde İsis, kocasını/kardeşini kurtarabilmek için şifacılığına başvuruyor ve Osiris’in dağılmış bedenini bir araya getiriyor. Sonrasında Osiris, yeraltı dünyasına hükmetmek için gidiyor; İsis ise oğulları Horus‘u, Seth’ten gizlemek ve korumak için yeni bir görev ediniyor.

İsminin anlamı “taht” olan bu tanrıçanın ünü, sadakati, şifacılığı, anneliği ve cadılığı ile Mısır’da kalmıyor ve yakın coğrafyaya yayılıyor. Bize kalan en büyük mirası ise şüphesiz, Horus’u korur ve emzirirkenki görüntülerinin, Meryem ve oğlu İsa’ya aktarılması. Miras bununla bitmiyor tabii, İsis gibi Meryem de cennetin annesi olarak geçiyor ve yine tıpkı İsis kültü gibi, Hristiyanlığın içinde ayrılan bir kol da çoğunlukla eril kimliğiyle anılan bir tanrı (baba) ile peygamberi İsa (oğul) yerine, dişil Meryem ile ilerliyor.

Fahişe, Bakire ve Anne

Lilitu, İştar ve İsis; her birinin bir yönünü alan, üçlükten çıkan birliğin yansıması Hekate figürüne, oradan da yazı içerisinde bağlantılarını açıklamaya çalıştığım gibi Lilith, Havva ve Meryem’e dönüşüyorlar. Dönüşüm bunlarla sınırlı değil elbette, pek çok farklı toplumun mitlerinde karşılıkları var ancak biz, aşırı kısa bir tarih yazıyoruz ve en temel noktalara bakmamız gerekiyor. Üçü de cadılığın üç formundan biri olarak, cadılığın aşırı kısa tarihindeki üç döneme tekabül edip, bugün de farklı isimlerle ve anlamlarla da olsa, bir şekilde varlıklarını sürdürüyorlar.

Lilith, kutsal fahişe. Sevişirken Âdem’in üstte olduğu pozisyonu reddetmesiyle eril otoriteye de karşı gelmiş bir figür. Bundan sonra cennetten kovulup cehennemde yaşıyor ve şeytanlarla ürüyor, cezası çocuklarını kaybetmek olduğu için de insanların ondan korunması gerekiyor. Bu yönleriyle şeytani bir cadı o ama modern sentezde bugün, Wiccanlar için, feminizmin de mihenk taşı.

Meryem, kutsal bakire. Onun cadılığı, çoğunlukla bakireliğinden geliyor çünkü nereden baksanız, eline erkek eli değmeden İsa’yı doğurması, doğaüstü bir olay.

Havva, kutsal anne. İnsanlığın varoluşu, aynı hamurdan yoğurulduğu eşiyle birlikte, ona dayanıyor. Bugün semavi dinlerin hepsinde kendisinin kutsal bir yeri var ve inananlar için geçerliğini ilk günkü gibi sürdürüyor.

Kanaatimce cadılığın aşırı kısa tarihi, bu üç figürle örtüşüyor; onlarla başlayıp, onlarla devam ediyor. Bu üçlüden ve onlarla ilişkilendirilen motiflerden hareket edip gidilebilecek çok fazla yol var fakat onları da günün anlam ve önemine ihanet etmemek için, başka zamanlara saklamalıyız. Bu yazı sizlere, ümit ettiğim ve çaba harcadığım gibi 31 Ekim gecesinde, bütün kutsanmışların orta dünyaya inişinin tam zamanında ulaştıysa, herhangi bir şeyi üç kere yapmamaya dikkat edin. Sonrasında cadılığın hangi formuna gönlünüzü kaptırdıysanız, onun ismini üç kere anabilirsiniz belki.

Belki kendi kendinize, komik bir anıya sahip olmuş olursunuz böylece. Belki de gerçekten ateş olmayan yerden, bin yıllardır o duman, boşuna tütmüyordur. Kim bilir?

Yazar

Hayvan dostu, tevriyesine rağmen biraz yalnız; doktora öğrencisi, ismiyle müsemma ve çoğunlukla zararsız. İyi tavsiye verir, geç olana dek ciddiye alınmaz. Her geçen gün bitkinliğine biraz daha şaşırarak "daha deniz daha müren" arıyor. Sosyal medya için bakınız: dogan.mdd

2 Yorum

  1. 31 Ekim gecesi değil lakin bugün işten fırsat kalınca okuyabildim.
    Mis gibi yazmışsınız. Kaleminize sağlık.

Bir Yorum Yazmak İster Misin?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.