İçeriğe geç
Oyun 7 dk okuma

Transistor’ın Katmanları ve Gizli Anlamları Üzerine

Doğaç Yavuz
Transistor'ın Katmanları ve Gizli Anlamları Üzerine

Ne yaparsan yap dünyanın yıkıma doğru ilerlemesini durduramadığın bir ortamda, her şey senden bağımsız olup biter ve senin varlığını yokluğunla bir kılarken, kontrolün altında tutabildiğin şeyler büyük önem kazanır senin için. Bu birçok romanda, filmde ve öyküde yer bulan oldukça temel bir insani itki. Oyunlarda ise pek de keşfedilmemiş bir konu, karşılığı bulunamamış bir soru an itibariyle – fakat Transistor cevaba yaklaşmış olabilir.

Eğer henüz Transistor’ı oynamadıysanız, bu yazıyı okumanızı önermiyorum. Oynamayacağınıza eminseniz bile burayı okumadan önce geçen hafta yayınlanan 4×1 incelemesine bir göz atın, fikriniz değişebilir.

Değişmedi mi? Peki, siz bilirsiniz. Resimden sonrası spoiler.

transistor11

Transistor’dan geriye kalan şeylerden biri de, oyunu oynarken sürekli hafif bir şüphe, bir huzursuzluk, oturtamazlık hissi içinde oluşumdu. “İnsan dediğin nasıl ateşe döner lan?” gibi mantık sorularından, o hepimize tanıdık gelecek, İngilizce’de suspension of disbelief denilen mefhum ile çözülebilenlerden farklı tür bir bilinmezlikti bu. Çünkü oyun her tarafı yıkılan bir şehirde geçse bile senaryonun odağı hep Red, ve Transistor. İki baş karakterin de mücadeleleri kişisel, itki kişisel, hikayedeki şoklar ve tersyüzler bile kişisel – insani hatta. Durumun geneliyle ilgili bilgiler ise az, kayda değer bir izahat bulmak zor.

Bunun yanında oyun boyunca sağda solda göze çarpan minik detaylar da yardımcı olmuyor hiç. Hiçbir şey organik değil, inşa edilmiş bir lükslük akıyor her taraftan. Bir ütopya (ya da belki distopya) havası. Hava durumu anketle belirleniyor, Junction Jen’den yemekler bize hediye geliyor, halkın erişimine alanlardan Offline Pending Investigation olarak bahsediliyor, ölüm olduğunu ancak tahmin edebildiğimiz bir şeyden/durumdan The Country olarak söz ediliyor.

Zaten daha sonra Asher ve Grant’in bıraktığı mesajlar, Royce ile konuşmalar ve bu esnada baş aşağı dönüp duran sokaklar – hepsi Cloudbank’in gerçeküstü bir yer olduğunu, tekrar ve tekrar inşa edildiğini anlatıyor bir yandan. “If everything changes, nothing changes.” cümlesi farklı ağızlardan bolca duyuluyor. Ve hiçbir şey yerine oturmuyor, sürekli bir gerçekdışılık hissi yaygın. Bu durumu oyunun bir eksiği olarak kabul edip gözardı etmek mümkün tabii, ama yine de insanın içi rahat etmiyor. Kendi kendine hafifçe sorup duruyor.

Peki ya gerçekdışıysa gerçekten?

…Matrix?

transistor 12

Cloudbank’in Matrix tarzı simule edilmiş bir yaşam alanı, bir kolektif bilinç olduğunu varsayalım. Bu simulasyonda iklimin anketle belirlenmesi normal olmaz mıydı? Ya yemeklerin bedava olması? Herhangi bir şeyin eksikliğinin yaşanmaması, her tarafın lüks ve süslü olması? Böyle bir durumda “Cloudbank’i inşa etmek” çok daha farklı bir eyleme dönüşmez mi? Çok daha farklı bir şeye işaret etmez mi? Offline Pending Investigation kalıbı bir anda anlam kazanmaz mı? Ya etrafta hiçbir insan görmememiz, hep The Country’e gitmiş olanların ruhlarıyla, izleriyle rastlaşmamız?

Böyle bir varsayımın ışığında Transistor denen alet bir anda çok sıradışı bir niteliğe kavuşuyor.

Transistor, Asher ve Grant tarafından Cloudbank’i değiştirmek için üretilmiş, bu gerçeküstü dünyanın temellerini değiştirme kudretine sahip bir alet. Matrix benzetmesine devam etmek gerekirse, Neo’nun bir insan değil de Morpheus tarafından üretilmiş bir gereç olduğunu düşün – Transistor tam böyle bir şey. İçinde izler saklayabilen ve bunlardan güç kazanan bir teknolojik Neo.

İşte bu yüzden Transistor, sırf bir sözle binalar yükseltmek ve köprüler inşa etmekle kalmıyor. Başka kimsede olmayan yeteneklerini Red’in hizmetine sunuyor. Ve tek bir tuşla, bir anda, bütün simulasyonu durdurabiliyor.

Biri dövüş sistemi mi dedi?

Bu yolla Transistor, müthiş bir hamleyle, oyunun anlatısını alıp mekanik özelliklerine bağlıyor, mekaniklerin ortaya çıkardığı dinamikler ise – estetik öğelerle birlikte – oyunun anlatısını ayakta tutuyor, çok sağlam direklere oturtuyor. Böylece de, belki her oyuncuyu değil, ama bir adım içeri girebilmiş herkesi sarıp sarmalayan, bütünlüklü ve katman katman keyif verebilecek bir deneyim sunuyor.

Bunun ne kadar nadir bir şey olduğunu, bilmiyorum, anlatmama gerek var mı.

Katman derken bahsettiğim şeyi de biraz açmak gerekirse; “If everything changes, nothing changes.” sözünün etrafında dönen hafif ideolojik söylemler bütününü, ve pop şarkıcısı olan Red’in sesinin çalınmış olmasındaki potansiyel alegoriler/okumaları bir kenara bırakırsak – ki kabul edelim, pek kaydadeğer şeyler söylemeyen ve oyunda pek önem sahibi olmayan yan dertler bunlar – Transistor’ın anlatısında üç tane ana katman söz konusu.

transistor13

Bunlardan birincisi, yüzeye en yakın olan ve en somut eğlenceyi sağlayan katman, oynanış. Şahane dövüş sistemi ve modüler zorluk ayarlarının da yardımıyla, oyuncuyu hiçbir zaman zorlamadan bırakmayan, aşılması inanılmaz keyifli engeller sunan bir oynanış bu. Belki pek çoğunun bu noktadan ilersini umursamayacağı kadar önde ve ortada, fakat belki de umursamasına gerek kalmayacak kadar da iyi ve tatmin edici bir deneyim var burada. Amma velakin, işler burada bitmiyor.

Bunun yanında bir de, en ön kısmında Cloudbank’in durduğu, en arkasında da gerçekdışılık hislerinin gezindiği bir ütopya anlatısı var. Belki katmanların en gerisinde, en kendi halinde ve kendini göstermeden takılan, ama sırf varlığıyla bile oyunun muhteşem estetiğinin salt estetik olmaktan çıkmasını ve anlam kazanmasını sağlayan bir anlatı bu. Cloudbank’in 1900’lerin ortalarından Avrupa şehirlerinden parçalarla oluşturulmuş olmasını bir kalemde açıklayan, sunilik hissini yayan burası.

Aralarında ise beni en çok vuran, bu yüzden giriş paragrafında da bir değinip kaçtığım, kontrol meselesi var. Sesini kaybeden ve dünyası yıkılışa geçen Red’in pasif olmayı kabullenmemesi, Transistor’la birlikte kendi yolunu çizmeye yeltenmesi, bu esnada Camerata’yla ayrı, onların başımıza sardığı Process’le ayrı uğraşması – Red’in dünyasını kontrolü altına alabileceği ilk fırsatı değerlendirip Transistor’a sahip çıkması…

Yani, etraf yıkılırken, hiçbir şey senin kontrolünde değilken, etrafın kendisini kontrol edebilen bir alet çok değerli bir hale gelir senin için. Bütün mücadele bu zaten. Bütün macera bu. Ve Red’in oyunun sonunda Transistor’la birlikte The Country’e gitmeyi seçmesinin sebebi de bu. Transistor’ı bir güç öğesi olarak görmek, bir Tek Yüzük benzeri gereç yerine koymak yerine (başka bir deyişle güce bağlanmak yerine) Transistor’ın kendisine bağlanıyor Red. Ve Cloudbank’in kaderini umursamadan, oyunun sonunda bize sormadan yapıyor seçimini.

transistor14

O kadar yol geldikten sonra oyunun bu seçimi bana bırakmaması çok garip gelmişti ilk başta. Formül ortadaydı çünkü. Aynı Bastion’da olduğu gibi soracaktı: Cloudbank’i yeniden mi inşa edersin, yoksa the Country’e mi gidersin? Ben yine Country’i seçerdim. Geçmişi bırakıp geleceğe bakmayı seçerdim. Bastion’da olduğu gibi. Fakat Supergiant Games’in bunu bana sormamasına şaşırmıştım.

Ama biraz daha düşününce, Transistor’ın bu seçimi oyuncuya bırakmayarak çok daha iyi bir oyun ve çok daha bütünlüklü bir eser olduğunu görmek mümkün. Çünkü yaptığı neredeyse her şeyi hayatını kontrolü altına almak için yapan bir karakterin, geriye kalan vaktini Cloudbank’i yeniden inşa etmeye yatırmak yerine sevdiğiyle başbaşa geçirmeye karar vermesi çok daha makul ve mantıklı bir adım – diğer tercih belki de oyunun bütün anlatısına ters düşebilirdi. Ama bu haliyle, her şey yerli yerinde, ve tam.

Böylelikle oyun boyunca özenle işlenen bu katmanlı ve kişisel anlatı, hiçbir şeyi “varlığı sebepsiz” bırakmadan sona ermeyi başarıyor. Ve ben de geçen haftaki incelemede emin olamadığım puandan
artık emin bir şekilde bu yazıyı bitiriyorum.

Transistor, konuşmaya değer.

transistor15

Doğaç Yavuz

Oyun tasarlar, yazar, garip sesler çıkarıp müziğini yapar.

Tüm yazıları (17)

Bunlar da ilgini çekebilir

Yorum Yap

E-posta yazman isteğe bağlı. E-postanla yazarsan ilk yorumun okunup yayımlanır, sonrakiler doğrudan çıkar; e-postasız yorumlar her seferinde okunup öyle yayımlanır. Yorumları site yöneticileri ve yazarlarımız okuyup onaylar; onay bekleyen yorumunu bu tarayıcıda bir hafta boyunca sen de görürsün, onaylanana kadar başka okur görmez. Adın ve yorumun yayımlanır; e-posta adresin ve IP'n yayımlanmaz, yalnız site yöneticileri görür, spam denetimi ve sorumluluk için saklanır — ayrıntısı Gizlilik Politikası'nda. Spam denetimi sunucumuzda yapılır; yorumun başka bir hizmete gönderilmez.