DOCTOR WHO 10. Sezon SMILE ve THIN ICE İncelemesi – Nazar Değdirmekten Korkuyoruz!
Geekliğimizin vazgeçilmez İngiliz parçası Doctor Who, modern döneminin 10. sezonu ile beraber 3 haftadır karşımızda ve bu yıl podyumda atacağı 12 adımın ilk üçünü gayet sağlam şekilde atmış gözüküyor. Sezonun ilk bölümünü incelerken olayın çok bir öneminin olmadığını, bölümün açılış ve tanıtım amacı taşıdığını ve amacını yerine getirebildiğini söylemiştik. Isınma bölümünü atlatıp sezonun ortasına doğru adımlar atarken ise diziden daha güçlü hikayeler beklemek elbette hakkımızdı. Doctor Who da iki bölümdür bu hakkı, hayran bırakacak bir düzeyde kesinlikle olmasa da sevenlerini tatmin edecek şekilde teslim edebiliyor. En azından bölümlerinin yarısı fiyasko rozeti taşıyan geçtiğimiz birkaç sezonla kıyaslarsak bu sezonun çok daha iyi bir başlangıca sahip olduğu açık.
Size karşı dürüst olmanın önemine inanarak itiraf ediyorum ki sezonun ikinci bölümünü zamanlı bir şekilde yazamayıp iki bölümü tek yazı haline getirmek tamamen kişisel zamansızlıktan kaynaklanan bir durum. Ancak şimdi iki bölümü de izledikten sonra bu formatın, bu iki bölüm için gayet ideal olduğunu düşünüyorum. Bunun nedeni bölümlerin göbekten bağlı şekilde büyük bir hikaye sunması değil, tam aksine büyük arka plan hikayesinin henüz kendini göstermeyişi. Bundan dolayı da bölümler koca bir yazıyı dolduracak kadar yoğun hikayelere sahip değiller. Tabii bu konuşmaya değmeyecek ya da kötü hikayelere sahipler anlamına gelmiyor. Aksi gibi, daha nazara inanmadan nazar değdirmek istemeyeceğimiz kadar tıkırında işler. Sırayla tıkırdatalım o zaman:
SMILE

Göz kırpma, nefes alma, düşünme, korkma, surat asma! Doctor Who bir süredir protagonistlerine aksi emirler vermeyi çok seviyor. Evet, biraz kolaya kaçmak gibi sanki; bu yöntemle en başarısız hikayeleri bile bir amacı varmış gibi gösterebilirsiniz. Ama neyse ki Smile verdiği komuta başarılı bir anlam yükleyebilen bölümlerden. İnsanlığın duyguları ve duygu sembolleri olan emojileri ortak dil olarak belirleyip bu lisanla düşünen robotlara bir yaşam alanı kurdurtması, bana oldukça ihtimal dahilinde gözüktü. Kendi inşa ettiği her şeyin ana maddesi olan mikro robotlar bile göze hiç de ışık yılı uzakta gözükmüyor. Yani kurulan gelecek senaryosu bakımında Smile, Doctor Who’nun bazı bölümlerinin aksine çok daha akla yatkın ve ana yakın bir bölüm olmuş.
Akla yatkın olan ve bence gayet iyi düşünülmüş diğer şey ise bu gelecek senaryosunun yoldan çıkma şekli. Yani gerçekten de duyguları sadece en temel biçimlerde yansıtabilen emoji diliyle düşünen robotların bir noktadan sonra mutluluğu, huzuru, memnuniyeti gülümsemekle özdeşleştirmesi çok mümkün. En temel iç güdüleri olarak kodlanmış memnun etme duyusuyla, memnun olmayanları ortadan kaldırmaları da bir o kadar olağan. Kısacası havada kalan, anlamı olmayan herhangi bir şeye rastlanmıyor bölümde.

Fakat farklı olmasını yeğleyeceğim bir yanı da var bölümün, sonu: Neden bu derece eleştirildiğini anlamadığım, Doktor’un yerleşim alanını patlatacak olması değil benim rahatsız olduğum. Aksi gibi içeride bir canlının olduğunu bilmiyorken alanı patlatacak olmak, Vardy’lerin yarı bir gün yeni Dalekler veya Cyborglar olmaması için en mantıklı çözüm gibi gözüküyordu. Benim problemim finalde varılan insan-Vardy anlaşmasında. Vardylerin birer yaşam formu haline gelmiş olmasını ve bir yaşam formunun sonik tornavidayla rahatlıkla resetlenebiliyor olmasını zar zor yemişken bir de varılan antlaşmanın hiç de tekin olmayacak biçimde “Siz efendi olursanız bunlar sizi öldürmez.” gibi faşist bir mantaliteyle sonuçlanması epey zorlamaydı.
Bölümün iyi yanlarını da sıkıntılı yanlarını da “akla yatkınlık” çerçevesinde değerlendirdik. Peki bu Doctor Who için olmazsa olmaz bir çerçeve mi? Bence hayır. Ama bu bölüm bir çeşit güncel olana yergi olduğu, daha önce çokça kullanılan bir hikaye tarzına sahip olduğu ve dizinin sırtını tamamıyla bilim-kurguya dayadığı bölümlerden biri olduğu gerekçeleriyle akla yatabilmeliydi. Bir de dikkat edeniniz varsa bölüm, daha önce akla veya mantığa hiçbir açıdan yatamayan ve Capaldi döneminin en kötü bölümü olan In the Forest of the Night’ın yazarı tarafından yazıldığı için sırtını mantığa dayamazsa çok can sıkı bir şeye dönüşebilirdi.
THIN ICE

Thin Ice bizleri Doctor Who’da izlemeyi çok sevdiğimiz o eski Britanya’ya götürüyor. Enteresandır ki dizinin sınırları galaksileri aşmış, paralel evrenlere dayanmışken Doctor Who’un ana vatanında geçen bölümler hep bir sıcak hep bir puan önde başlıyor. Bilmiyorum, belki de bütün zaman ve mekanı İngiliz (İskoç desek daha mı iyi olur?) aksanıyla gezen bir adamın sesini dilin esas topraklarında duyduğumuzda bir çeşit eve dönmüş de anahtarları hep o attığımız yere fırlatmışız hissi yaratıyor olabilir. Her neyse, bu İngiltere görme sevgisi yanlışlıkla “Çok yaşa kraliçe!” naralarına dönüşmeden faslı kapatayım da hemen asimile oldu demesinler.
Bölümün asıl olayına, fantastik bir balinanın enerji üretimi için alıkonulmasına ve Doctor’un yoldaşının çabaları sonucu bu garibanı salmasına gelecek olursak… Bütün Doctor Who takipçilerinin aklından geçen o gerçeği bir aradan çıkaralım: Bu bölüm, beşinci sezon ikinci bölümün yani The Beast Below’u aynısının tıpkısının uzaysızı olmuş. Tillahı gelse aksine ikna edemez. Amma ve lakin, bu canımı az biraz sıksa da öyle sövdürecek sıkıntılara sürüklemedi beni. Hatta bu gerçeği kabul ettikten sonra bölümden oldukça keyif aldım. Bir de unutmadan; oksijen kablosu hiç düşünülmeden çekilen suya dalış çıkış sahnelerinin saat takan Kara Murat sahneleri tadı vermesi sanırım Türkiye’deki seyircilere yapılan bir kıyak olarak tasarlanmış(!)

Bir süredir Doctor’u daha acımasız görüyoruz. Zaten bu 12’nin gelişiyle beraber beklenen bir durumdu. Kısa zamanda çok kayıplar verildi, çok felaket yaşandı. Bunların belli noktaya kadar umarsızlığa dönüşmesi işten bile değildi. Capaldi döneminde Moffat’ın başarılı kotardığı nadir noktalardan biri de buydu: Doctor’u artık neşeli naralar atan, heyecanlanıp eli ayağı birbirine dolaşan bir kalıptan çıkarıp tam anlamıyla, emekliye ayrılmayı bir türlü kabullenemeyen huysuz memura çevirmekti. Bu özelliğin ibarelerini hem Smile hem de Thin Ice bölümlerinde açıkça görüyoruz, Doctor başka seçenek kalmadığı noktada can almaktan çekinmiyor.
Thin Ice’ın gölde duran balinadan sonra sahip olduğu ikinci hayvan da odada duran bu büyük fildi işte. Bill, zaman ve mekan tanımayan mavi kutulu bunağın adam öldürüyor olmasını kabullenmek istemedi. Bunun sebebi ise bariz şekilde karakterin evrimine tanık olmayışıydı ancak işkencenin, çocuk cinayetinin, ırkçılığın, alıkoymanın yani aslında ağır cezanın göbeğini oluşturan tüm bu suçların olabildiğince soft biçimde bölüm içinde yaşanması ile Bill, hayatın “süper kahraman filmleri” gibi olmadığını kavrayabildi. Bill’in aklını başına getiren asıl şeyse Doctor’un son kararı Bill’e bırakışı oldu. Bu etik test aslında her yoldaşa Doctor tarafından zamanla, kademeli olarak uygulanan bir şey. Hatta bu kademelerin sonunda yoldaşların Doctor’u frenleyip kulağını çektiği o meşhur anlar duruyor. Fakat bu sefer Bill’in masumiyeti, onun bu testle erken karşılaşmasına sebep oldu, sonuçta ise yaşadıklarının ve yaşayacaklarının bir “çocuk dizisi macerası” olmadığını fark etti.
Bill daha olgun bir bakış kazanıp Doctor’u şiddetle suçlamayı bıraksa da ben bu öfke ve şiddet meselesinin Thin Ice ile bittiğini sanmıyorum. Bence Bill, sezon içinde Doctor’un kalbini yumuşatmak için mücadele verecek; haliyle bu mücadele bir noktada kendini tehlikeye sokacak bir vaziyet alacak ve işte o zaman Doctor öfkesinin veya umursamazlığının sınırını aşmak üzere olduğunu fark edecek. 13. Doctor’umuz da bu farkındalık ile aramıza katılacak ve hiddetli Doctor safhasını bir kez daha geride bırakmış olacağız. Benim sezondan beklediğim karakter gelişimi bu ama tabii Moffat Bill’i sebepsiz yere evrenin en önemli kızı falan yapma potansiyeli ne yazık ki her zaman var.

Şimdi Doctor’un ırkçı baronu pataklamasına falan bir methiye paragrafı bekliyor olabilirsiniz ama bu oldukça olağan bir hareket olduğundan ben çok daha önemli bir şeye odaklanmak istiyorum: 4 vuruş. Kutudan gelen o 4 vuruş. Anılarımızı canlandıran tam 4 vuruş. Doctor ve Nardole’un ürkerek sakladığı, sakındığı kutunun içinde ne olduğunu merak ediyorduk ve üçüncü bölümün sonunda duyulan dört vuruş ile içeridekinin The Master olduğu ihtimali en popüler teori oldu. Hatırlarsanız Master iki kalbin atışını temsil eden dört vuruşluk ritmi bir çeşit bilinçaltı kontrolü için kullanmış ve varlığını da bize o dört vuruşla sezdirmişti. Haliyle herkes o kutudan Master’ın çıkmasını bekler oldu.
Bu elbette güçlü bir teori ama tek değil.
Ben, içeridekinin Master’ın peşinde veyahut tüm Zaman Lordlarının peşinde olan bir varlık olduğuna da biraz olsun para yatırabilirim. Çünkü içeriden Master’ın çıkması durumunda Missy’ye ne olduğunun, John Simm jenerasyonunun nasıl döndüğünün apar topar açıklanması gerekecek ve herhangi bir açıklamanın Master’ı müebbet hapsine almayı makul kılacağını düşünmüyorum. Aslında Master ve Missy hakkında söylemek istediğim daha çok şey var ama destekli sallamak adına sanırım bir bölüm daha bekleyeceğim. Haftaya Knock Knock bölümünde görüşmek üzere.
Knock knock, knock knock!
Lord olmak için yola çıkan gariban geek kendini bir anda yazar olarak buldu. Geek kültürüyle küçük şakalaşmalarını, sinemayla flörtlerini yazıya dökmek için burada. Muhitte Geek_Lord olarak bulabilirsiniz.
Tüm yazıları (267)
Yorum Yap