Yükle Gelsin!

Ne gücü kalırdı cehennemin, buraya düşenler cenneti düşlemese? Bir çizgi roman sayfasında bu satırları okuyup da etkilenmeyecek bir kişi bile tanımıyorum. Düşlem’in lordu Morpheus’un, Lucifer’ın mekânına giderek, binlerce kana susamış iblisi mum ettiği bu sözleri ilk okuduğumda yaşadığım ürpertiyi bugün bile hatırlarım. Bir gün bu sahneyi, kanlı canlı…

Erken doğan gül parmaklı şafak, ölümlülerin kaderini tunca boyadığında, hayal dilli bir adam belirdi engin yerkürede. Bir tahta parçasına tutturmuştu aklını. Bu tahta; onun evi döşeğiydi sırlarına akıl ermez, soluk yetişmez dünyada. Onun üzerinde yükseldi de seyreleydi cihanı. Nasıl olgun nar ham çiçeğini gömerse etine, saklarsa bir zamanlardaki…

Hâlâ inanamamakla birlikte bundan altı yıl önce hayatımıza, müziğinden görsel estetiğine, senaryosundan diyaloglarına, bir kısmını tecrübe edebildiğimiz kocaman dünyasından minicik detaylarına kadar bizi derinden etkileyip, teorilerden teori seçtirten bir dizi başlamıştı. Tabii bunların hepsini ilk bölümden itibaren bilmiyorduk ama pilot bölüm, yolda olan maceranın içeriğini az çok kavramamıza…

Bu zamana kadar çıkan tüm filmlerin, sinema sektörüne öyle ya da böyle bir katkı sağladığını söyleyebiliriz. Yeni bir şeyler denenerek ortaya çıkarılan her yapım, yeni bir şeyler öğrenmemizi ya da hatalardan ders çıkarmamızı sağlıyor. Son yirmi yıl içerisinde, sinema sektörünü bütünüyle değiştiren yapımlar arasında Avatar’ın adını kesinlikle geçirebiliriz.…