Yükle Gelsin!

Daredevil yedinci bölümüne geldiğinde ise çok net bir cümleyi konuşturdu hepimize: “Sadece Netflix’te mümkün”. Netflix’in yaptığı gibi tüm bölümleri bir anda yayınlamayan bir kanalda gösteriliyor olsaydı eğer Korkusuz Adam’ın dizisi, yedinci bölüm gibi işleri görmemiz mümkün olmazdı. Çünkü bu bölümün ne elle tutulur bir başlangıcı, ne tatmin edici…

Dizi silme 13 bölüm birden yayınlanınca, biz de hepsine kombo çakma kararı alınca otomatikman bazı bölümlerin arasına uyku, yemek, güneş görmek, hijyen gibi doğal ihtiyaç aralarının gireceği kesindi. Dördüncü ve beşinci bölümler arasında da gayet sakin bir uykuya daldım ben. Uyandım, beşinci bölümü edindim,açtım… Ve inanın, sinematografinin ne…

Artık dördüncü bölüm gelip çattığında; dizinin perdeye Daredevil’ın karşısında duracak, onun yin’ine yang olacak, Batman’ine Joker olacak karakteri sokması gerekiyordu. Geçen bölüm çok kısa bir süre gördüğümüz Kingpin’i soktular devreye. Sokmak ama, o nasıl bir sokmak öyle… Vincent D’Onofrio’yu bu sayfalardan ne kadar övdüysek, sergilediği performans hepsini eksiklikten…

Üçüncü bölüme geldiğimize ise; eh, ne yalan söyleyeyim, benim biraz içim ferahladı. Dizi bu bölümde tonlama olarak çok daha odak noktası kaymış; bazı karakterlerinin bağlamlarını tam oturtamamış ve genel atmosferini yer yer Nolan Batman’ine çok şey borçlu bir şekle sokmuş vaziyetteydi. Bu kesinlikle bölümü kötü yapmıyor, hatta bilakis,…

Dedik ya, Daredevil daha ilk bölümden doğru perdelerden girdi işte. Katoliklik, korku, Matt’in babasıyla olan ilişkisi, hukuk… Karakterin tüm kısımları ihtişamla inceliğin karıştığı yerlerde verildi izleyiciye. İkinci bölüm bundan ne eksik, ne de fazla yaptı. Çok cesur bir anlatım yöntemi tercih etti ve “teşhir” diye kabaca çevirebileceğimiz “exposition”…

Daha önceden çok söyledim; Daredevil ile ilgili beklentim çok büyüktü. Çünkü altını burada yazdığımız bir listeyle de çizdiğimiz gibi Korkusuz Adam’ın üzerinde çok efsane isim kalem sallamıştı; Frank Miller’dan, Joe Queseda’ya, Jeph Loeb’dan, Kevin Smith’e kadar. Şimdi Drew Goddard’ın doldurması gereken ayakkabılar kocamandı anlayacağınız. O yüzden daha ilk…

Yirmi birinci yüzyılın başlarına yıllar sonra sanat tarihçileri dönüp baktıklarında “Evet” diyecekler, “Bu dönemler Pixar’ın yükseliş dönemleriydi. İşte bu yıllarda klasik üstüne klasik çıkarttılar ve sinemaseverlerin gözlerinde kusursuz bir animasyon stüdyosu olarak yerlerini aldılar”. Bundan çok eminim. Pixar’ın bugüne kadar boşa salladığı bir taşı olmadı henüz, Toy Story’den…

Çok açık söylüyorum, beni aforoz etmeyin ama dünyada muhtemelen en alakasız olduğum seri Call of Duty şu sıralar. İlk oyunlardan sonra kopuşumun temsili videosunu çeksek muhtemelen Apollo’nun atmosferi terk edişine benzerdi. Modern Warfare serisine aşinayım, az çok Advanced Warfare’i ve “Saygılarını göstermek için F tuşuna bas” kriziyle Kevin…